Sonunda yolculuk!!
Bu akşam yola çıkıyorum..
Haftalardır planlamaya çalıştığım, düşünüp, araştırıp bulduğum alternatifler arasında birinde karar kılıp, ayarlamaları yaparken vazgeçip başka bir yer, başka aktiviteler üzerinden planımı sürdürdüğüm, aslında ne yapmak istediğimi çok çok önceden bildiğim halde farklı seçeneklere takılıp uzun uzadıya düşündüğüm bütün bu alternatiflerin hiçbiri aslında istediğim şey olmadığından kafamdaki soru işaretlerimi tamamen yok edemediğim için içime sinen bir plan yapamayıp, sürekli yaptığım planlardan vazgeçip, yeni fikirler bulup, yeni yerler, yeni alternatifler araştırıp, yeniden karar verip, yeniden vazgeçip bir türlü tamamlayamadığım tatil planımı sonunda taaa en başta, aylar önce aklımda yer etmiş olan fikir üzerinden yapmaya karar verdikten sonra hayretle farketmiştim istediğimin şüpheye yer bırakmayacak şekilde Kaş'a gitmek olduğunu. Ve işte gidiyorum....
Ofiste saatlerin nasıl geçtiğini anlayamadan, gitmeden yapmam gereken şeylerin bir kısmını atlayarak, bir kısmını acele acele yaparak, akşam yemeği yiyemeden ama simit sarayından termosuma kahve doldurtarak koşturmaca içinde otobüsüme yetiştim. Okmeydanı'ndan Küçükyalı terminali'ne doğru gelirken otobüste, bir nefes aldım ve unuttuğum birşey var mı diye düşündüm; sanırım yoktu, aklıma birşey gelmedi. 2.köprüden geçerken gözüm ışıl ışıl parıldayan Rumeli Hisarı'na takıldı, oraya bakarak veda ettim şehrime.
Küçükyalı terminalinden sonra yeniden yola çıktığımda gün boyu hazırladığım tatil cd'lerimden birini discman'e yerleştirdim ve çalacak ilk şarkının ne olduğunu merak ederek, camdan dışarı baktım. Tatile gidiyordummm sonunda. : Hem de yalnızzzz!!!!
Gece boyu gözüm yolda, içimde huzur, telaş, heyecan, sükunet, özlem karışımı bir düğümle yol aldım. Uyudum. Uyandım. Müzik dinledim. Sevmediğim şarkıları geçtim. Sevdiklerimi yeniden dinledim. Arada kitap okudum; "Ölmeden Önce Anadolu'da Yapmanız Gereken 101 Şey". Sayfalarına notlar aldım. Kahve içtim, Ulusoy'da Nescafé kullanıyorlarmış, mutlu oldum. Işıklar söndükten sonra siyah gökyüzünü izledim. Yıldız kaysın diye bekledim. Kaymadı ama umutsuzluğa da kapılmadım. Otobüsteki steward'dan termosumdaki kahvem için karton bardak istedim. Yüksek Sadakat'in albümünü defalarca dinledim, şarkılara takıldım. Mavi Duvar'ı belki onlarca kez tekrar tekrar dinledim, sessizce içimden söyledim; "maviyi çok seversin...". Kaş'ı hayal ettim. Yarın P'yi göreceğimi düşünüp, sevindim; özlemiştim. Annecik ve babacık da yolda olduğundan mola yerlerinde onlarla denk gelmeye çalıştım, başaramadım. Sabaha doğru Afyon'daki mola yerinde çorba içip üstüne sabah ayazında dışarda bekledim. Üşüdüm, ama bunu sevdim. Güneş 1 Eylül'e doğarken uyanık kalıp, göğün aydınlanışını izledim. Geçtiğimiz yerleri seyrettim. Yol tabelalarını takip ettim. Uzakları izledim; dağları, tepeleri, bazı tepelerin ardından azıcık gözüken denizi.
Antalya'ya vardım, saat 9:30. Otobüsten burda inmedim, Kemer'e doğru yolculuğa aynı otobüsle devam ettim. Kemer'e geldim, saat 11:00 olmuş. Kemer'de sıcaktan öldüm. Bana hiçbir şey ifade etmeyen bu yere boşuna geldiğimi düşündüm. Yolumu uzattığım için Kaş'ta geçireceğim birkaç saat fazla zamanı yolda geçireceğimi düşünüp kızdım kendime. Kemer'deki tek güzel şeyin, yolları anımsadığımı farketmek olduğunu gö
rdüm. Soğuk portakal suları içip, Carrefour'dan su ve ayran alışverişi yapıp, bir an önce Kaş'a gitmek üzere yola çıktım. Kemer'in içinden Kaş'a direkt otobüs olmadığından anayola çıkıp, iki otobüsün dolu oldukları için durmaması üzerine, güzergah değiştirdim. Kumluca-Finike arabasına bindim. Ağaçlar, dağlar, tepeler arasından güzel ve rahat bir yolculuk oldu. Olimpos kavşağında mola bile verdik. Bu tatilin ilk fotoğraflarını orda çektim. Yola devam edip önce Kumluca'ya sonra Finike'ye vardık. Kaş otobüsünü beklerken P'yle konuştuk. Arayıp, nerdeyim bil bakalım, dediğimde Kaş'a geldim zannetti önce. Finike'de olduğumu duyunca algılamadı nasıl olup da Finike'ye gittiğimi. Şaşırdı.

İçinde kocaman portakal maketlerinin olduğu minicik bir ilçe Finike. Marinasındaki yelkenlilerin direkleri, direklerin arasından gözüken mavilik, gökyüzü ve ilerde uzanan dağlarla neşeli bir sahil kasabası. Şehrin içinden nehir geçiyor, ufak bir dere aslında ama keyifli, huzurlu. Orda oturup otobüs beklemek yormuyor insanı. Ama Kaş'a bir an önce ulaşma isteği baskın çıkıyor, sabırsızlaşıyorsun. Finike'den yola çıkarken yabancı bir amca da bindi otobüse. İngilizce bilmeyen şoföre, İngilizce olarak Finike'den Demre'ye gitmek istediğini ve de üstelik deniz tarafında gitmek istediğini, yolda fotoğraf çekeceğini anlattı ve muhteşem görüntüler yakaladı yol boyunca. Demre'de durduğumuzda, Finike'ye geri dönen arabalardan birine bindi, bu kez dönüş yolunda deniz tarafında oturacak şekilde yerleşti ve dönüş fotoğrafları çekmek için hazırlandı. Biz Kaş yolculuğuna devam ettik. Demre otogarından çıkarken, Noel Baba heykelinin önünden geçtik. Orasının bana anımsattıkları geldi aklıma, kendi kendime kiliseye şurdan gidiliyordu işte, dedim. Tanıdık bir yerin sınırlarındaydım artık ve bu tanıdıklık Kemer'deki gibi değildi, beni mutlu ediyordu burda tanıdık olmak.
Camdan dışarısını seyrederek, kulağımda sevdiğim şarkıların ezgileri, ellerim ve ayaklarımla ritme eşlik ederek, sessizce etrafa duyurmadan şarkıları söyleyerek, zaman zaman fotoğraf çekerek, mütemadiyen gülümseyerek, denizden uzaklaşıp tepelere doğru çıktıkça yol, Kaş'a yaklaştığımı hissederek devam etti Demre-Kaş yolculuğum. Üçağız sapağını geçtik. Kaş'a daha da yaklaştık. Bir sürü köy geçtik. Daha da yaklaştık. Artık Kaş çok yakında biliyorum. Her virajda kafamı uzatıyorum, acaba bu virajdan sonra mıydı Kaş denizinin ilk görüntüsü diye. Olmuyor, bir sonraki virajda yeniden deniyorum. Heyecanlıyım. Çok heyecanlıyım artık. Kaş'a varmak üzereyim, tatilimin gerçek odağına...

Ve işte! Deniz gözüktü. Virajlar aşağı doğru meyilli olmaya başladılar. Aşağı inişe geçtik.
Kaş panoramaları geçiyor gözümün önünden her saniye. Deniz, yarımada, şehir, Meis,...
Evler büyüyor gittikçe, biz yaklaşıyoruz.
İşte son viraj, bundan sonra şehre giriyoruz. Otogardayım. Saat 17:00'yi geçmiş. Valizim elimde, P'yi arayıp, geldim, diyorum. Bi taksiye binip otele gidiyorum. Taksi şehrin içinden geçmeyince biraz bozuluyorum, oysa ben şehri görmek istiyordum. Sokaklarını, dükkanlarını, limanını, denizini, meydanını özlediğim şehri... Olsun, birazdan çıkarım nasılsa diyorum.
Otelim burası. Aqua Princess Hotel. Set set teraslardan oluşan beachlerin hemen üstünden geçen yolun üst
tarafında kalıyor. Bir sürü merdivenle çıkıyorsun yukarıya. Valizimi taşıyan çocuk nefret etti benden, biliyorum ama kitaplarımı bırakamazdım ki İstanbul'da. Odama çıkıyorum. Minik bir oda, çift kişilik kocaman yatak, dolap, şifonyer, ve birazcık boşluk. Klima var. Duvarda asılı bir tv var ama 3 kanal gösteriyor sadece. Aynanın tepesinde ipi çekerek açılan sarı bir floresan var, palyaçomla aldıklarımızdan. Pencere otelin yan taraftaki diğer binasına bakıyor ama balkondan deniz gözüküyor. Odada kendime göre bir düzenleme yapıyorum. Valizimi açıp, eşyalarımı yerleştiriyorum. Kahve köşesi; kettle, kahve kavanozu, nescafe kupam ve termos.. Keyif köşesi; kitaplarım, Kaş broşürleri, turuncu defter, renkli kalemler, ametist, palyaçomla fotoğraf. Bitirip, valizi boş olarak dolaba kaldırınca şöyle bir etrafa bakınıyorum. Evet, burası bana ait bir yere benzemiş!
Odada biraz oyalanıp yemeğe iniyorum. P. de nasılsa yemek yeyip öyle geleceğini söyledi. Havuzun üst tarafında kalan restoranda büfenin açılmasını beklerken önümde uzanan manzaraya bakıyorum.
Karşımda Kaş limanı. Gün batmış biraz önce, gökyüzü henüz aydınlık ama yavaş yavaş kararıyor. İlk içkim, bir bira istiyorum bu manzaraya karşı içmek için.
Hoşgeldim diyorum kendime. Gülümseyerek bakıyorum ufka ve Kaş'a. Burdayım işte sonunda!