31 December 2007

2008.. MERHABA... :)

Yeniliyor zaman kendini. Bir yıl öyle çabuk geçti ki!

Bu yıl sonu hayatımda bir dönüm noktasının üzerine yerleştiriyor kendini.
Geçtiğimiz yılın bu zamanlarını, önceki yılın bu zamanlarını düşünüyorum da, ne çok şey değişmiş. Hepsinden önce, ben ne çok değişmişim yaşam içinde.. Hayata bakışım, beklentilerim, dileklerim, tutumlarım, yargılarım, duygularım, insanlarım, vs... BEN değişmişim.

Ve şimdi yeni yılı, yaşamımın son iki yılını ve bu son iki yılın yaşamımdaki etkilerini, kederini, ağırlığını, yükünü geride bırakmış olarak karşılıyorum.
Mutluyum, kendimleyim, huzurluyum, keyifliyim, neşeliyim, coşkuluyum, heyecanlıyım, "yeni"yim her şeyden önce, "ben"im!. Umutla bakıyorum önümdeki zamana, nelerle karşılaşacağımı bilmeden, merak ederek ama kurcalamadan, akışına bırakarak, bırakayım sürpriz olsun yaşanacaklar diyerek, ...... ..

2008'den dileklerim var..

İstiyorum ki bu yenilenme-tazelenme hali sürsün yeni yılda da sonrasında da...

Kendi düzenim olsun ateş ve su renkleriyle, kahve kokusuyla yaşayacağım "evim"in içinde.. Minik olsun ama ben olsun orda hissedilen. Bana ait limanım olsun.

Yeni biri gelsin hayatıma; tanışalım, tanıyalım, birbirimizi öğrenelim, aşık olalım, deli olalım, uçalım, havalara yükselelim birlikte, heyecanlanalım, birbirimizle, şefkatle davranalım, ilgilenelim, özen gösterelim, yaşamlarımıza dokunalım, paylaşalım, geçmişi geride bırakalım elele, birlikte!.

Seçtiğim yolun doğruluğu karşılasın beni her attığım adımda. Yorulsam da pişmanlıkla karşılaşmayayım adımlarımda.

Zajo'yla tanışma fırsatı çıksın karşıma. O cümlelerin, düşüncelerin sahibini gerçekten tanımak gerçeğe çok da uzak bir dilek olmasın. İstiyorum ki kelimelerle oynayalım birlikte.

Ama hepsinden, her şeyden önce; yine diliyorum, hep dileyeceğim bunu;
" Kaş'tan dönerken yanımda getirdiğim, içime işleyen ruh hali hayatım boyunca hep baki kalsın!! "


Mutlu yıllar kendime ve herkese... :)

01 December 2007

Tek başıma olsaydım gerçekten zor bir karar olacaktı bu. Ama ben bu seçimde yalnız bırakılmadım ki hiç :)

Küre biriktiricisi..
Sende başladı her şey, senin cümlelerinde, senin eylemlerinde. Biraz da benim istemim dışındaydı yaptıkların belki, benim adıma yaptıklarındı.
Kahve sözüyle başladı attığın adım, konuşmak istediğim her anda dinledin sonrasında, karşılaştırmalarımı kolaylaştırdın, zihnimi berraklaştırdın. Hayatıma açtığın yolun henüz başında duruyorum ben belki ama aydınlık o yola dönük bakışlarım.
Biliyorum mesafeler önemli değil, aramızda kalan kilometreler çoğalacak da olsa sen hep buralarda bir yerlerde kalacaksın hayatımda, bir telefon uzaklığında, ya da belki bir uçak bileti adımında.

Scootercı..
Bu adımın daha henüz sadece bir fikir olduğu andan beri yanımda duranlar arasındaydın sen. Daha o andan itibaren -ki aslında çok çok daha öncesinden beri- beni dinleyen, bana yorum yapan, adımlarımın gittiği yönü görmemi sağlayan biri oldun ve evet zihnimdeki bulanıklıkların dağılmasını sağladın bir anlamda.
Birlikte geçirdiğim zamanların bendeki kıymetini sana ifade edebildim mi, bilmiyorum. Ama değerin-yerin hep çok özel benim yaşamımda.

Puzzle-girl..
Ben senin de bunun bir parçası olduğunu Lola'nın telefonunu alırken farkettim. Sonrasında telefon tuşlarıyla ulaşılan bir sestin çoğunlukla, ama sesinle bile yanımda duran, benim orda mutlu olacağımı düşünen, mutlu olacağım yola adımlarımı hızlandıran.
Benim ağladığım o günde benim için yaptığın şey zaten ölçülemeyecek kadar değerliydi, şimdi daha da ölçülemez değerlere erişti.

Lola..
Bir gezi'de kahve sohbetiyle ilk adımımı attım senin yoluna. Paylaştığın şeyler, önüme açtığın yenilikler, keyifli bir sohbet, senden yayılan enerjiydi biraz da benim seçimimi etkileyen.
Bundan sonrasında yolum seninle kesişiyor artık. Yeni yolumda yakınlarımda olman içimi ferahlatacak biliyorum ve sana dair doğumgünü dileğimi bir kez daha diliyorum.

Zeyneppa..
Bir restaurantın sokak masalarından birinde uzun zamanların ardından sonunda gerçekleştirebildiğimiz buluşmadaydık, önümdeki seçimi sana anlattığımda.
Artılar eksiler sıraladın bana, artılar daha fazlaydı. Bu konu uzmanlığındı sonunda. Ama benim için en en önemlisi ; beni tanıyan, bu seçimin bendeki BÜTÜN açılımlarını bilen birkaç kişiden biri olarak, kahve fincanları eşliğinde gelen devam konuşmalarında basitleştirdin her şey gözümde, daha kolay oldu adımlar atmak sayende.

Tango-kadın..
Sana anlatmam gerekliydi zihnimdekileri. Ne söyleyeceğini bilmek istedim. Önce dinledin, sonra söyledin. Artılar da vardı beni onaylayan ama eksileri görmezden gelmememi istedin. Göremediğim yönlerinden bahsettin bu seçimin, gördüklerimi netleştirdin.

Ufaklık..
Yorulduğum, yenildiğim, kendimin dışına taşmak istediğim her anda, yalnızca bir telefon mesafesinden dinledin beni. Sesimdeki huzursuzluğu yokettin kendi sesinde, kendime güvenimi tazeledin, cesaretimi yeniledin. Her konuşmadan içimde ferahlıkla kalktım ben. Sen olmasaydın boğulurdum galiba ben bu huzursuzluk denizinde ki zaten sen olmasaydın çok şey eksik olurdu benim bütün hayatımda.

Lady of sharlott..
Senin yanımdalığını ilk farkedişim değil bu zaten ama "yine" farkedişim oldu. Dinledin, konuştun, yorumladın, açılımlar yaptın önüme. Hayatımda durduğun yerin kıyaslanamazlığını bir kez daha farkettirdin bana.

Kal., Y., Zencefil, Ayşi, En eski dostum, ...
Sizde benim cümlelerim var daha çok. Anlattım, dinlediniz. Şaşkınlıkla karşıladınız aslında. Fikrinizi istedim seçimime dair. Paylaştınız ve yanımda durdunuz kararım her ne olacaksa. Yalnız olmadığımı hissettirdiniz her fırsatta. Bilmeniz gerek ki; ben hep buralardayım, hep yakınlarınızdayım hayatım boyunca.

Cuba..
Gitmek-kalmak sarkacında salınırken ben, yanımda olup sarkacın "gitmek"e sabitlenmesine sebep oldun bir anlamda. Hayatta kimi zaman risk almak gerekliliğini, bunu yapabilme cesaretini benimsedim ben biraz da senin sayende. Neresindesin hayatımın henüz bilmesem de varlığınla keyif kattın yaşamıma.

Mor'lu..
Söyleyeceklerin, senin yorumun benim için çok çok önemliydi. Dileklerin vardı "yeni"yle ilgili, duyduklarım beni gülümsetti.

DG..
Sen sadece dinledin. Kaçındın yorumlardan, kimsenin yorumu önemli olmamalıydı sana göre, ben yalnızca kendimi dinlemeliydim seçim anımda. Yanımda durdun bu yol ayrımımda ve sessizliğinde kendimi duymamı sağladın aslında.

Yas..
Gitmeyi seçmiştin sen zaten ve seninle paylaşmak zihnimde dönüp duranları iyi geldi galiba. Hayatımın yeni cümlesi gelip yerleşti yaşamıma senin sayende. "Never doubt! Never look back!"

Huysuz sarışın..
Senin şans dileğindi belki biraz da o kahve sohbetinin bunca güzel geçmesini sağlayan. Ne için şans dilemiş olduğunu anlattığımda şaşkınlıktı yüzünde gördüğüm ifadenin sahibi. Yol ayrımımın her anında, her dönemecinde yanımda durdun sen. Dinledin, paylaştın, yüreklendirdin, "tamam ama ben ne yaptığını biliyorum" diyerek dalga geçtin. Beni en çok gülümseten, ferahlatan, kendimi duymamı en çok sağlayan oldun bütün bu yol ayrımı sürecimde.
Ve seçtiğim yolda, "her gün" görmeyi en çok özleyeceklerimden olacaksın ve aslında hayatında benden kurtulamayacaksın. :)

Kelebek kız..
Sadece "iyi misin" diye sormak için açtığın telefonlardan, bir gece vakti konuşmasına kadar, söylediklerini, yaptıklarını, paylaştıklarını, yanımda duruşunu, açıklığını, "ben"i görüşünü ve önemseyişini, vs.. vs.. yeterince ödeyebilecek birşey bulamam asla. Hissettirdiğin ve her fırsatta farkettirdiğin güven düşünebileceğinin çok çok ötesinde bir değer bende.
Her gün yakınında olmak mümkün değil belki seçtiğim yolda ama ben hep senin yakınlarında bir yerde kalacağım hayatında.

....

Yol ayrımından geçtim ben. Yakınımda yöremde insanlarımla... ...

30 November 2007

gitmeye cesaret etmek zor bir karardı.. ama gidiyorum! :)

Uzun süreli bir seçim bu hayatımda. Çok zamandır dönüp durup, kendine yön çizmeye, yol bulmaya çalışıyor zihnimde-düşüncemde-hissettiklerimde-sezdiklerimde-inandıklarımda-hayatımın her bir köşesinde. Ama son günlerde daha derin-karışık-ağır bir konu oluverdi.

"Ben doğru bir yerde duruyorum, doğru bir yol bu seçtiğim-seçiyor olduğum" hissindeydim ta en başından beri ama bir yerde birileri "ya olmazsa, ya yanlışsa, ya pişmanlık gelirse.." mefhumunu yüklediler kalbime -belki isteyerek, belki farkında olmadan.
Şüphe kelimeleri yer ettiler kendilerine zihnimde.
İçimdeki ses "istediğim bu, inandığım bu" diye haykırırken, şüphe kelimeleri susturmaya çalıştılar onu. Başaramadılar belki ama bulandırdılar bendeki berraklığı.

Birkaç gün emin olamadım; doğru olduğuna inanıyorum ama acaba...??, dediğim, kendimi sorguladığım zamanların içinden geçtim. Konuştum birileriyle, ama ondan da yoruldum. Herkes birşey söyledi, bende hepsi bir araya gelip karıştı.

İçimde seçtiğimin doğruluğuna dair inancım ama zihnimde kocaman bir bulanıklıkla yürüdüm İstiklal boyunca ve Asmalımescit'e kadar uzandı yolum. Sonra Sefahat'e gittim, bara oturdum, bir votka limon söyledim. Defterimi açıp, doğumgünü yazımı çıkardım içinden. Önce yazıyı okudum. İçimi ferahlattı yazdıklarım, dilediklerim. Sonra o ferahlıkla, zihnimi boşaltıp + / - cümleleri yazdım deftere. Artılarım baskın çıktı, eksilere. Yine de içim ferah olamamışken bir otobüs durağında bir reklam panosu bana karar verdirdi -ya da aslında içimdeki kararın netliğini farkettirdi.
Nokia reklamının tepesinde tek bir cümle vardı :
"Doğru olduğunu hissettiğinde, sakın vazgeçme!"

Sonunda susturdum bütün diğer sesleri. Adımlarımı attım, artık geri dönüşü yok. Geri dönmek istemiyorum ama zaten.
Kendime ait sebeplerim var; bir kısmı anlatılabilen, bir kısmı hep bende kalmaya mahkum.
Ben huzurluyum, ferahım. Değişen-ben'e ayak uydurma, yaşamımı yeni baştan yazma dürtüsü yüklü yüreğime, içimde gitmek dürtüsü var. Gidiyorum.

23 November 2007

kino-kutlama-gece-kırmızı-keyif-eğlence

Kendime bir doğumgünü partisi planladım bu yıl. Partiden ziyade kutlama demek gerek aslında.

Bana ait bir parti olsun istedim, eğleneceğim. "Gelecek olanlar bu müziği sever mi"den önce ben bu müziği seviyor muyum şeklinde sorularla şekillendirdim geceyi.


Kırmızı olsun bendeki renk
ve keyifli olsun gece
ve oldies çalsın Türkçe'de ve yabancı dillerde (galiba aklım kostümlü partide kalmıştı:)
ve doğumgünü dileklerim olsun mum üflerken ya da kadeh kaldırırken dileyeceğim
ve arkadaşlarım olsun yanımda
ve tekilayla kadeh kaldıralım doğduğum güne
ve gece uzasın, sabaha kaysın
ve çok çok çok eğlenilsin -eğleneyim
ve bi yerde azıcık hüzne bulansın sohbet -ama ağırlık çökmesin kalbe-
ve...
ve...
ve...


Hepsi oldu, hepsini yaptım. Fazlası bile var hatta.. Azul Génova resimli pastam,
ve bu resmin hayatımdaki anlamını ordakilerle paylaşmak
ve Eldiablo'nun getirdiği müzikler
ve tüm gece ayakta olmak, ortada olmak, olduğum yerde dansetmek
ve beni şımartan hediyeler -düşünülüp seçilmişler hepsi, belli.. incelikli, Pınar'a yakın, özel...
ve hayatımdaki değerler -hayatlarında değerli olduklarım-
ve fotoğraflar çektirmek, gelen herkesle, her karede çok gülümsemek, çok eğlenmek
ve Morlu'nun düşüncelerini öğrenmek kararımla ilgili -bi de onu görmeyi öyle özlemişim ki...:)-
ve doğumgünü mumları üflemek, gece 00:00'ı geçip gün artık 18 Kasım'ı gösterdikten sonra ve doğumgünü kutlamasını paylaşmak akrep kadınıyla.
ve hayata ait "yeni" planlarımı paylaşmak benimle kadeh kaldıranlarla
ve "arkadaşlarımın" bununla ilgili diledikleri
ve ev arkadaşı taliplerim :)))
ve masama koyacağım melek biblosu
ve aşktan bahsetmek, yüreğimdekini paylaşmak, "yeni" olmak, "yeni" hissetmek
ve Barış'ı anmak, ona kadeh kaldırmak. -biliyorum bir yerlerden izliyordu bizi, ya da en azından hissetti.. The tekirli, benim için çok değerliydi "tanısaydı çok severdi" diye söylediğin cümle.-
ve geceye ait notlar, bana yazılan cümleler
ve...
ve...
ve...

İyi ki böyle planlamışım bu kutlamayı. Elbet isterdi gönül beklediği başkalarının da orda olmasını ama yine de söyleyebileceğim tek şey "İyi ki...!" ..

14 November 2007

hoy es mí cumpleaños... :)



Yaşamdaki akışı, enerjiyi, değişimi, umudu göz ardı edemediğim harika bir dönemin içindeyken 26.yaşını bitiriyorum ben bugün..
Önümde "yeni" zamanlar var. Bu yenilik içindeki yaşamdan dileklerim var. :) Diyorum ki şimdi kendi kendime ve tüm dünyaya, parçası olduğum herşeye..
Pınar yeni yaşında ve gelecek tüm yeni yaşlarında;


Sağlıklı olsun her şeyden önce. Kalbi çarpsın, hızını hiç kaybetmesin. Kanı çok olsun, enerjisi artsın, hızlansın. Formda olsun, hafif hissetsin, hafif yaşasın.


Sevdikleri yanında olsun. Görüşme zamanları daha sıklıkla olsun, yine de hiç bıkılmasın. Annesiyle babasıyla daha çok vakit geçirsin, birlikteliğin kıymetini bilsin, farkında olmadan bile olsa onları hiç üzmesin –zaten farkında olsun..


Arkadaşları olsun, yanında olsun. Paylaşacağı, anlatacağı, tek kelimeyle çok şeyler ifade edebileceği, gözlerine baktığında içerisini göreceği insanları olsun. Az olsun, çok az olsun ama hepsi gerçek olsun. Birlikte eğlenilsin, birlikte gülünsün. Kahkahalar paylaşılsın en çok ama hayata kırgın olduğunda da birarada olsunsun. Güven olsun arkadaşlıklarının en temeli, sevgi olsun, sonra keyif olsun, pozitiflik sarsın hepsini. Pozitif olmayan, olmak istemeyen, Pınar'ı da huzursuz eden, yoran kim varsa uzak olsun, ömür boyu uzak kalsın.


Aşık olsun. Aşık olunsun. Her şeyler, herkesler geride kalsın, yeni biriyle karşılaşsın. Tanışsın, tanısın, öğrensin, öğrenilsin. O yeni biri gerçek olsun, gerçek davransın, maskesiz yaşansın her şey, açık olsun, sağlam dursun hayatın içinde. Kilitlerin anahtarı onda olsun. Kendi kilitlerini Pınar’a açsın. Güven olsun her şeyin en temelinde, güven sağlam olsun. Dokunsun, dokunulsun, elele olunsun. Her haline tanık olsun, Pınar’ın tanıklığına da izin versin, kaçmasın, saklanmasın. Derin olsun hissedilenler ve aynı ölçüde basit olsun. Derinlikte sarhoş olunsun, yükseklere uçulsun birlikte. Pınar'ı bulutlara uçursun, Pınar bundan sonra bulutlarda yaşasın. Hafif olsun yaşam onunla birlikte, ferah olsun.


İşi olsun, işini sevsin, yaptığından keyif alsın. Çok yorulsun ama hep mutlu olsun. Ofisinde, işinde, kendi olsun, kendinden birşey katsın. İnsanların ne düşündüğüyle değil, kendi ne yaptığıyla ilgilensin. Yaptığını iyi yapsın. Sorumlulukları olsun, çok olsun gerekse ama hepsinin hakkını versin. İçi huzurlu olsun. Zamanı kullansın, iyi kullansın. Thousand Faces of Time ona planlı yüzüyle yanaşsın. Neşeyle çalışsın, suratı asılmasın. Çalışırken ferah olsun. Risk almayı da bilsin. Lola’yla çalışsın mesela, seçimi o olsun. Yolu da o olsun, seçimiyle yolu birbiriyle çarpışsın. Çarpışmadan enerji doğsun. Pişmanlık yer etmesin içinde, hep "iyi ki bunu seçmişim" desin, doğru adımlar attığından hiç şüphe duymasın. Yolu aydınlık olsun, ileriyi görebilsin. Kendi yolunu çizebilsin.


Yalnız yaşayacağı bir evi olsun. Küçük olsun, şirin olsun, kendi gibi olsun, kahve koksun, Pınar'a ait renklerle boyansın, onu yansıtsın. Rahat, turuncu bi kanapesi olsun, üzerinde uzansın, keyif yapsın. Yerde minderleri dursun. Kocaman pencereleri olsun, perdeleri ardına kadar açıp yağmur seyretsin. Limon sarısı mutfağında arkadaşlarına yemek yapsın. Minik de olsa bir balkonu olsun, bir nevi bahçe olsun, Uyandığında maviliklere açsın gözlerini, huzurla yaşasın. Azul Génova puzzle'ı hep baş köşede dursun, ona baktıkça gülümsesin. Evinde sevdiği müzikler dolsun kulağına, ruhuna. Triptico çalsın iç sesinde. Dansetsin, danseder gibi yaşasın evinde.


Seyahat etsin. Daha önce hiç gitmediği bir yere gitsin. Yeni insanları olsun, yeni sokaklarda yürürken tanıştığı. Az eşyası olsun seyahatlerde, bazen gece yolculuğu yapsın, otobüs camlarından yol haritaları çıkardığı, bazen uçuversin kısacık zaman dilimlerinde. İstanbul'da yürüsün, vakit yaratsın yürüyüşlere. Gitmediği, bilmediği semtlere gitsin, hepsini öğrensin. Kadıköy'deki balonla göğe yükselsin. Büyükada'ya gidip güneşi batırsın Aya Yorgi'de elinde bir kadeh şarapla. Bozcaada'ya gitsin, adanın etrafını yürüsün. Kapadokya'ya gitsin, büyülü dünyanın içine dalsın. Assos'a gidip yıldızları kaydırsın gökten. Bir kumsalda ateşin başında otursun gece boyu, elinde yakuttan kadeh olsun. Kokusuyla ruhu sarhoş olsun. Yaz olsun, mutlaka KAŞ'a gitsin. Mavi olsun orda, mavilere karışsın.


Kendi seçimlerine vakit yaratsın.
İspanyolca'yı öğrensin, konuşsun, kitaplar okusun, filmler izlesin.
Puzzle'lar yapıp evinin duvarlarına assın. Yaptığı puzzle'lar onu yansıtsın.
Hep dansetsin, hiç durmasın. Kırmızı ayakkabılar da yaptırsın, bir gümüş renkli olanlarla dansetsin, bir kırmızılarla.. Tangonun büyüsü içinden eksilmesin, uçup gitsin bu diyardan tango ritmiyle. Nuevo olsun ritmi hep, hayatı da dans anları gibi hareketli olsun.
Kitap okusun, çok okusun. Elif Şafak, Amin Maalouf yeni kitap yazsınlar, hemen alsın. "Çağla"nın yeni yazıları olsun, onları okusun, içlerinde kendisini bulsun.
Sinemaya gitsin, keyifli filmler izlesin. Sevdiği eski filmleri de izlesin defalarca daha, hiç bıkmasın. Filmlerde kalsın bir yanı ya da filmler onda kalsın. İyi Seneler Londra gösterime girsin, gidip onu izlesin.
Tiyatroya da gitsin, Yangın Duası'nı izlesin bir kez daha. Renklerin içine karışsın. Soru işaretleri dolsun zihnine, hayatı sorgulasın. Yanıtlar bulsun kendince ama yenilerini aramaktan da hiç bıkmasın.
Yazsın zihnindekileri, kalbindekileri. Her şeyi "gianicolo"ya saklasın. Gianicolo özel olsun. Biri ona gianicolo'yu sorsun.
Koleksiyonlarını büyütsün. Çok olsun kartpostalları, broşürleri, kahve fincanları. Hiçbir yere sığdıramasın, yine de sürdürsün, hep biriktirsin.
Dec 31'leri hep sürdürebilsin, gülümseyişleri olsun o kartlar.
Müdavim olsun gittiği yerlerde; Sefahat olsun, Kino olsun, Pano olsun, Vera olsun, Palyaço olsun, Victoria olsun, Gizli Bahçe olsun. İçsin, sarhoş olsun, sarhoşluğu keyifli olsun, keyifle olsun.
Lezzet olsun yaşamında. Starbucks mutlaka olsun. Ülke kahveleri denesin, tatlarını ayırabilsin. Yakut içsin, Karadut şarabıyla tatlı olsun. Kadeh kaldırsın tekilayla. Fesleğen tadı damağından eksik olmasın. Kendi tarifleri olsun, kendi yaratsın, "en başarılı tarif kendi yaptığındır" olsun.


Yeni şeyler de katsın hayatına. Dalmayı öğrensin, Kaş'ta yazın dalış yapsın. Doğaya karışsın, doğada olmaya alışsın. Paraşütle atlasın en azından bir kez, yeryüzüne 2000 metre yukarıdan baksın. Fotoğraf çeksin, fotoğrafçılık olsun bir gün mutlaka yapacakları arasında. Işıkla oynasın fotoğraflarında.. Duyarlılık yerleştirsin yaşamına daha da fazla. Tepkilerini farketsin, farkettirsin, dile getirsin, uğraş versin, çaba göstersin yanında durduğu değerler için.


Bütün bunların en en öncesinde Pınar mutlu olsun, içi huzurlu olsun.
Kendine güvenini yitirmesin. Emin olsun, emin dursun. Netlikle baksın yaşama, adımları ani olsun, kararları keskinleşsin. Tereddütleri uzun süreli olmasın. "Why not?" diye sorsun kararsızlık anlarında, hemen cevap bulsun, kararsızlığını yensin. Seçimler yapsın, "taraf tutsun" -ama önyargılı olmasın- , kendisi için "fark eden" hiçbirşeyi es geçmesin. Kendini ıskalamasın. Kararlı kalsın, yaşamında pişmanlıklara yer vermesin. Hayatının temel felsefesi "Never doubt! Never look back!" olsun. "İyi ki.." desin seçimlerini düşündüğü anlarda. Geriye gitmesin adımları, geçmiş bağlarını kessin, geçmiş yalnızca anı olarak kalsın. İleriye dönük olsun yüzü hep, aydınlık olsun. Yaşamın içindeki değişim hiç peşini bırakmasın. Yusufçuk simgesi olsun ametistler gibi. Değişim = Yenilik denkleminden kendine gülümseyişler çıkarsın. Umudunun eksilmesine hiç izin vermesin, isteklerinin peşinden geçsin. Hayal etsin, adımlar atsın hayallerine, gerçekleştirsin.


Sürpriz olsun yaşamında birşeyler. Beklenmedik olsun, karşılaştığında şaşkın ifadeli bir gülümseyiş yerleşsin yüzüne. 32 dişi gözüksün. Neşeyle dolsun, kahkahalarla geçsin zamanları, sebepsiz olsun coşkusu, durduk yere gülsün, eğlensin. Onu tanımayan anlamasın neşesini, tanıyanlar bilsin ki Pınar “sadece neşeli”. Heyecan duysun, yaşıyor olmak en büyük hediyesi olsun. Yalınayak yürüsün, çimlere bassın. Yağmura karışsın, sırılsıklam olsun, bundan neşe duysun. Yağmurdan sonra gelen toprak kokusu bastırsın duyduğu bütün kokuları. Suya yakın olsun, altında olsun, içinde olsun, kıyısında olsun ama hep suda olsun, suyla olsun. Gün ışığıyla aydınlansın teni. Ruhuna da yansısın aydınlıklar. Gökkuşağıyla karşılaşsın köşeyi döndüğünde, ya da onu bekleyen yıldızları olsun, kaysınlar dilek dilediğinde. Renkli geçsin anları, günleri, ayları. Ama en çok turuncu olsun rengi. Turuncular ardından baksın yaşama. Enerjisi bol olsun, içinden dışarı taşsın, koşsun, atlasın, zıplasın, kanatlansın, uçsun. Keyifli olsun, keyifle olsun. Işıldasın. Pınar = turuncu = anlar = yaşam = basit olsun. Yalın olsun her şey, sade yaşasın, saflıkla sarılsın. Ferahlık dolsun ruhuna, hafif olsun. Ağırlaşmasın kalbi hiç. Kaş'ta edindiği ruh hali hayatı boyunca hep baki kalsın.


Yazdıklarını hep yanında taşısın. Hayata suratı asıldıkça açıp okusun. Yüksek sesle okusun. Taa içinde duysun. Hiç unutmasın. Hiç vazgeçmesin.


Pınar'ın yeni yaşı kutlu olsun!!!! :)



09 November 2007

time of change in my life..

sometimes horoscopes come true :)
today mine is ;

>>> Today's New Moon in your sign signals the arrival of changes you have anticipated. You are on the front end of a spiritual and emotional renewal, but first you must finish up old business. Remember, the ending is as important as the new beginning, so let go of anything that is holding you back. You must make room for what's around the next corner. <<<


let's live and see what will happen..
I'm now so sure that this is my right way..

01 November 2007

Yangın Duası

Renkleri sürekli değişen bir sahne. Renkten renge.. her renk başka bir şey demek. En son siyah oldu her şey. Karanlığın içinden gece sesleri duyuldu. Cırcır böcekleri gibi ya da ıssız bir sokağın gece vaktine ait tıkırtılarına mı benziyordu acaba?? Karanlığın içinden, sesler değişti.. Birbirinden ayrıştıramadığım gece sesleri yırtıldı, bir şarkı duyuldu -bir şarkının kısacık bir parçası- , aynı anda ışık sahnedeki adamın yüzüne vurdu, adam hareket etti.

Dün akşam bir oyun seyrettim. Uzun zaman olmuştu tiyatroya gitmemiştim, belki 2 seneye yakın hatta. Salonda oturup sahneye bakınca ..
"rengi sürekli değişen sahnede tek başına bir saat" .. aklıma gelen "The Thousand Faces of Time" !
bu hangi yüzüydü acaba?? ..
Tuhaftı karşımda gördüğüm yüzü. Aşağısı boşluk bir ip üstünde yürür gibiydi. Gerçeküstü ve sadece orda, o anda olmakla ilgiliydi her şey. O sözcükleri seslendirirken, o cümleleri kurarken, o bakışlarla, o ses tonuyla, o duruşta, o tepkide olmaktı, o bekleyişleri -ya da beklemeyişleri- yaşamaktı.

Sesler karıştı görüntülere, renklere. Sahnede renkler değişti, ışıklar karardı. Sesler uzaklaştı, yakınlaştı, boşluktan gelir gibi uğultulara döndü. Kesik kesik, bölük pörçük.. O uğultuların arasından bir ürperti yükseldi içimden, boynumdan beynime ulaştı, dışarı akacak gibi hissettim. O sırada uğultuları bir müzik kesti. Su sakinliği yerleşti içime.

Düşünmekti tüm oyun. Arada kahkaha atmaktı ama en çok düşünmekti. Yaşadığın ve yaşamadığın, beklediğin ve beklemediğin, istediğin ve istemediğin, geçmişin ve geleceğin üzerine düşünmek. Her insan yaşamının en değişmez olgusu/ları üzerine.. Var olmak ne demek?? Ya yok olmak?? Ölüm neresinde durur varlık ve yokluk uçlarının arasındaki yolun?? Dondurur bende herşeyi "ölüm" kelimesi. Ölmek korkutucu mu gerçekten?? Peki ya ölemezsen??
Başka yerden bakmak mümkün mü?? Bakabilir mi insan istese??
Yangın bekleyebilir mi mesela umarsızca?? İs kokusuna aşinalığı sevgiye dönüşebilir mi??
Taraf tutmak ne demek??
>>> - bir ağaçtan binlerce kibrit çıkıyor. ama bir tek kibrit, bir ormanı yok edebiliyor. haksızlık bu. ben bu davada ormanın yanındayım. sen?
- ben taraf tutmam, taraf tutmak yalnızlığı getirir.
- yalnızlığı severim. <<<
Hangi filmdendi o replik?? "Er veya geç insan taraf tutmak zorunda kalır. Eğer insan olarak kalacaksa..."
Yalnız olmak vs. İnsan olmak..
Gerçekten en çok "anlar"ı mı özler insan?? Ya da "anlar"dan mı pişmanlık duyar, "anlar"dan mı korkar, "anlar"ı mı bekler yine de korkuların arasından?? Benim gibi fotoğraf karelerinde yüklüyse insanın yaşamı, gözünün önüne kare kare fotoğraflar olarak geliyorsa yaşadıkları hep.... ??
Gülümsedim, elinde bir kartpostalla geldi Mişka. Kartpostalları severim. Her yazdığınız kartpostalı gönderir misiniz siz?? "Gönderilmemiş Kartpostal Yazıları" diye bir kitabı vardı bir zaman bir yazarın. Her sayfasında başka bir şehirde başka bir kartpostalın arkasına yazılmış yazılar, notlar.. Niye göndermez insan yazdığı yazıları??
Söyleyemediklerime ait görünmez iplerle geçmişimde kalanlara bağlı kalmış, geçmişi geride bırakamamış ben, göndermeseydim o yazdıklarımı gerçekten yazmış ve söyleyebilmiş olabilir miydim palyaçoya, ve bağlarımdan kurtulabilir miydim acaba??
vs.. vs..
....
Birşey çarptı beni orda. Şaşırdım gördüklerime, duyduklarıma. Başka bir yerde -ya da aynı yerde ama başka bir zamanda- gibiydim sanki. Zaman ne demek??
Tek başına bir anlam ifade etmeyen ama onlar olmadan büyük resmi tamamlayamadığın puzzle parçaları gibiydi her şey. Her şey ifadeden yoksundu görünende. Ve çok fazla satır arası vardı ifadesizliklerin görünmeyeninde gizli.

En son.. Puslu sahne - 3 ışık yerden yükselen - 3 yüz - 3 siluet - havada asılı 3 tekerlekli sandalye - boşluğun reddiyeye imkan vermeyen hissiyatı ....

Oyun parça parça zihnimde. Çıkışta yüzlerce soru işaretiyle yürüdüm İstiklal boyunca, tünele kadar ve sonra yine tünelden meydana kadar. Soru işaretleri her yerde. Tek bir yanıtı olmayan bir sürü soru işareti.

***

Ben bu oyuna hiç böyle bir dağılma beklemeden gittim. Ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmeden karar verdim. Bildiğim yalnız oyunculardı, yönetmendi, senaristti. En çok Zajo'ydu.
Bundan haftalar önce (belki 2 aya yakın zaman hatta) bir yerde elime geçen bir dergide bir röportajdı onunla ilk tanışmam. Yaptığı programlar, oynadığı oyunlar, diziler yabancıydı bana. En azından Defakto ve Infoman'i bilsem de (anlatılanlardan), zamanları engeldi izleyişime, hiç denk gelip izleyememiştim.
Vakit geçirmeye çalışıyordum, okudum röportajı baştan sona. Çektiği bir filmle ilgiliydi. Hatta film üçlemesi, çekeceği.. "İyi Seneler"...Londra, Amsterdam (bunu atıyorum galiba:)) ve İstanbul. Okudukça birşeylere takıldım o yazıda. Cümleler vardı, "Sevmiyorum da terketmiyorum da, hadi bakalım ne yapacaksın sorusunu sormak gibi..." dediği. Kendinden bahsetmiyordu. Herkesin hep dediği gibi "kendimden bahsetmekten hoşlanmıyorum, yaptığım şeyle görünmek gerek" cümleleri gibiydi söylenen. Ama o GERÇEKTEN bahsetmiyordu kendisinden. Filme-filmlere takıldım sonra. İlginç geldi, "Sadece anlatıldığında bile insanı duvara yapıştıran bir hikaye" diyordu. İzlemek isterdim diye düşündüm. 2006 sonbaharına ait eski bir dergiydi elimdeki, kaçırdım diye üzüldüm.
Bundan birkaç hafta sonra telefonuma bir mesaj geldi, turkcell sinema paketinden; "Zuhal Olcay'ın oynadığı İyi Seneler Londra önümüzdeki aylarda gösterime girecek". Unutmuştum ben bu okuduklarımı, filmleri. Mesajı görünce hatırladım yeniden. Röportajdan cümleler geldi gözümün önüne. Zajo'nun ismini aradım bilgisayarda ve Yangın Duası'yla karşılaştım.

Hiç bilmeden gittiğim bir oyunda bunca darmadağın olacağımı düşünmeden gittim Oda Tiyatrosu'na önceki akşam. Beklemediğim bir sarsılmayla izledim oyunu.
Hala soru işaretleri dolu zihnim.
Hala şaşırıyorum düşündükçe ve içimdeki tedirgin ruh hareketleniyor bir yerlerde.
Teşekkür mü etmek gerek??
Teşekkürler; böyle bir senaryo, o replikler, o sesler, ışıklar, renkler, hayal, tasarım, anlatım, satır araları, farklı bakış açışı, soru işaretleri, Mişka, Zajo ve Bin için. Her şey muhteşemdi!

15 October 2007

yeni bir başlangıca hazır mıyım? :)

Küre biriktiricisi farkettirdi ilk..
Düşünmemişim hiç burası üstüne demek. O konuşmayı yaptığımız zamandan itibaren sonrasındaki birkaç saat içinde ikna olmuştum bile söylediklerine.

Değişim zamanı hayatımın. Her şeyi değiştirmeli..
Kaş'tan döndüğümde söylemiştim kendime; "yeni başlangıçlar yapmalıyım, geride kalmalı hayatımın geçmiş anları gerçekten".
Uygulaması zordu ama.
Ben değişmiştim orda, daha mutluydum üstelik bu değişen benle birlikte ama İstanbul'da beni bekleyen yaşam içinde değişen ben mutluluğunu sürdüremiyordu. Sürdürebilmek için alanlar yaratmaya çalışıyordu kendine, değişimlere kafa yoruyordu ama olmuyordu.
Anlamdan eksik kalıyordu değişimlerim bende. Öylesine bir "değişim" kelimesi oluyordu, sürekli söylenen-düşünülen ve bu süreklilikten dolayı anlam yitiren.

Anahtarları atmak, mektubu yazıp göndermek bir adımdı, kocaman, gerçek bir adım!
Devamında ne olmalı diye düşünmemiştim, öyle çoktu ki içime yerleşen ferahlık, değişim dileğimin henüz "tam" olmadığını, hala hayatımın beni yoran -zihnimi, ruhumu yoran, beni mutsuzlaştıran- yanlarının olduğunu bir kenara itivermiştim.

Küre biriktiricisi tam da böyle bir zamanlamayla sordu o soruyu ve sonrasındaki fikirlerini sıraladı. O konuştukça ve ilk an refleksimle ben karşı çıktıkça, zihnimin bir köşesi biriktirdi söylediklerini. Konu kapandı, zihnim kapatmadı o odacığı, düşündü, artılar çıkardı, eksiler sıraladı. Eksiler çok azdı.

Ertesi sabah oldu, kahve sözü verildi.
Gülümsedim, demek doğru hissettim.

Şimdi daha da eminim. :)

08 October 2007

yenilik.. hafiflik.. ferahlık.. tazelik.. vs.. vs..


Bir mektup yazdım. Zarfa koydum. Gönderdim.
Veda ettim palyaçoya!
Ki zaten o benim palyaçom değildi artık. Benim sevdiğim palyaçonun asla yapmayacağı birşey duvar gibi dikildi önüme. Kaçamadım. Çarptım. Uyandım. Parçalanmış, yenik yanımla öylece kalakaldım o ekrana bakarken. İçim dondu. Buz oldum.
Buz oldu bütün sevdam ve inancım.
Donarak karar verdim. Ben artık geçmişi geride bırakacağım dedim.
Denize gittim, denizde olmak istedim. Vapura bindim, en arkaya gittim. Ordan attım anahtarları, dileklerimi denize bıraktım; suya değdiği ana bakmadım bile. Hafifledim, daha o anda.
Sonra o gece.. Bir mektup yazdım. Birşey beklemeden yazdım, karşılık istemedim. Söylenmemiş her şeyi yok ettim bende. Söyleyemediğim hiçbir şey kalmadı; ki zaten herkesler bilirken ona söyleyemediklerimi, bu hissiyatın birinci kişisi olarak, en çok onun hakkı vardı bilmeye. İçimden bu söylenmemişlikten kaynaklı ağırlık yokoldu.
Dün gönderdim mektubu. İçimde en ufacık şüphe duymadan postaneden postaladım.

Bundan sonrası.. ....
Benim için onunla ilgili bir sonra yok artık.
Alıcısına ulaşacak mı, bilmiyorum. Umursamıyorum.
Zarfı kapattığım andan itibaren yüzümde gülücüklerle dolaşıyorum.
Gözlerim gülüyor, biliyorum. :)

21 September 2007

yağmurun yedi yüzü

Bir kitap okudum.
Her bölümünde kendime ait birşeyler buldum, her sayfada gözlerim ıslak baktım kelimelere, öyle okudum cümleleri. Her satır arasında kayboldum. Bu kitabı bitirmeye yüreğim dayanmayacak, dedim.
Kitap bitti, yüreğim dayanmadı!
Sana dair, hayata dair ne varsa kanattı. Yaralarımı gösterebileceğim tek sen olabilirdin, yokluğun daha çok acıttı. Boşluk büyüdü bende, içimden taştı, yüzüme yerleşti. Gözlerimin içinde koca bir boşluk taşıyorum ben şimdi, dünyaya senin eksikliğinin içinden geçerek bakıyorum.



(kitabın kapak resmi, fotoğraf ; Ara Güler)

bulutlarda asılı kız çocuğu

Dün Haliç'e bakan o köprünün üstünden geçiyordum, başımı sağa çevirip Haliç'in Boğaz'a, Marmara'ya açıldığı yöne baktım.
Bulut buluttu gökyüzü. Bembeyaz, şekil şekil. Oyun oynamak geldi içimden, hep yaparım ya bulut görünce dayanamam. Baktım, bu kez ne göreceğim diye.

Göz çukurları boş bir kız çocuğu vardı orda, göğe asılı duran.
Ölü bir küçük surat!

17 September 2007

nokta. sadece küçük bir nokta.

küçük bir nokta o daha..
bende bir yere dokundu bu olanlar.. Amelie ve küçük nokta.....
durdum öyle telefonda, birşey söyleyemedim söylemek zorunda olduklarımdan başka.
şimdi 27 eylül'e tarihli bir bekleyiş bu. umutsuz, ışıksız, zor, acı bi bekleyiş....
keşke demek birşey ifade etmiyor. ne bana, ne ona. teselli namümkün. olmuyor, ne söylesem olmayacak, söylemiyorum ben de. ne kendime, ne ona.
zaten ölüm doluydu içim. biraz daha öldüm.

15 September 2007

kaş'a dair... MAVİ günlerim..

"P. gitti. Artık yalnızım."

Orda işte, tam da P.'nin gittiğini idrak ettiğimde bi telaş düştü içime; bi merak, heyecan, bilinmezlik, bekleyiş, umut, gülümseyiş, ... Güneş doğmuş gibiydi ömrüme. Meraktı, çünkü önümdeki günlerin bana ne getireceğini bilemedim. Plansız, düzensiz ama işte tam da bunlar yüzünden keyifli, bilemediğim için beklentisiz, beklentiler olmadığından hayalkırıklıkları taşımayacağını bildiğim, içimdeki kırıkları toplayacağımdan nerdeyse emin olduğum, yani gülümsediğim, gülümseyerek baktığım, umutla beklediğim ama çabuk geçeceğinden korktuğum günler vardı önümde.

O akşam yürüdüm Kaş sokaklarını. Bildiğim, bilmediğim bir sürü sokağa girdim. Etrafa baktım yalnızca. İnsanların yüzlerine, burasının onlara hissettirdiklerine... Hep güzeldi bana yansıyanlar. Zaten içimden yükselen de güzel bir
duyguydu. Ordaydım işte, hayatın tam orta yerinde. Yalnız, kendim, ben!. Tatildeydim. İçimi dolduran kırılmışlıkların burdan dönerken geride kalacağından öyle emindim ki! Tatilde olma hissimi bir değil, onlarca adım daha yükseğe taşıyordu bu emin olma halim.












Meydana vardım. Duvar boyunca limana doğru ilerledim. Geri döndüm. Mavi Bar'ın kapısından içeri girdim. Bir gece önce beni ağırlaştırdığını düşündüğüm o mekan, köşedeki o koltuk bu gece içimi ferahlattı. Kimbilir, buraya hep yalnız gelmeliydim belki de.. İçime yüklenmiş ağırlık mekandan değil insandan kaynaklıydı. Yapmacıktı birşeyler, sahteydi zaten. Hayatının her gününe bir şekilde dahil olan maskeli yüzleri geride bırakmak, onların kalbinde açtığı yaraları sarmak, içine birikmiş cam kırıklarını temizlemek için yalnız başına tatile çıkan biriydim nihayetinde ve bana iyi gelmesini umduğum tatilime -P.'nin olduğu geceyi bunun dışında tutarım, o hayatımdaki en gerçek insanlardan biri oldu hep- sahtelik karışması beni yormuştu işte. Belki de bu yüzdendi, gecenin sonunda kayalıklarda oturmuşken hayatımın en net konuşmasını yapmış olmam da. O oyun hayatımdan temizlenmişti, yoktu. Ve ben en gerçek halimle, yalnızca "ben" olarak -bütün sıfatlarımı, edindiğim, bana yakıştırılan tanımlamaları ardımda bırakmış olarak- oradaydım o gece.

Elimde votka limonla pencerenin kıyısındaki o koltuğa oturup, dışarıya baktım, kalabalığa... Ruhumdaki ağırlık o pencereden uçtu gitti.

Ben usulca müziğe eşlik edip, taa derinimde bir yerde kalmış koroları ayaklandırıp, ara ara bir yabancı olduğumu farkedip, camdan dışarıya bakıp, kalabalıkta kaybolup, kendimi buluyorken bir ses geldi. Merhaba, dedi fotoğrafçı kız bana. Kaş fotoğrafları çeken kız, beni de çekti. İlk fotoğrafım, öyle ayaküstü başlayan keyifli bir sohbete dönüştü. Sevgilin var mı senin, diye sordu. Yok, dedim. "Aaaa.. niye yok" diye şaşırdı. Ben de şaşırdım bir an boş bulunup. Yalnızım, dedim; yalnız geldim.

İşte o an her şeyin başlangıç noktası oldu. Sonrasını takip etmeye yetişemedim. Öyle hızla değişti ki MAVİ'nin anlamı bende.

Sonra bir baktım kalabalık olmuş etraf. Ben de karışmışım kalabalığa. Şöyle bir uzaklaşıp baktım da :
.. Dalgıçla doğumgünlerimiz aynıymış.
.. M. küçük bir iddia kaybetmiş, benim dün akşamki kız olduğumla ilgili, Rox ve Antonyo kazanmış.
.. Antonyo benim votka limon ölçümü öğrenmiş, dalga geçiyor benle, sen sek votka içiyorsun diye. Barda, önüme kocaman bir bardak su konmuş, ben içtikçe yeniden dolduruluyor.
.. xxx'le barın tepesinden uzanıp kadeh kaldırıyoruz.
.. DG ile tanışmışız, sohbet ediyoruz.
....
....
....


Saat 3 olup da kapanış saati gelince, ellerimizde kadehlerle karşıdaki duvara geçtik.
Herkes gibi, herkesle birlikte. Duvar boydan boya içki kadehleri ve insanlarla doluydu. Hala canlıydı işte o şehir. Ama İstanbul gibi hüzünlü-sarhoş-canlı değil, neşeli-canlı! Sevdim orda olmayı. Orda o duvara sırtımı verip, kaldırıma oturmayı, ayaklarımı uzatmayı. Muhabbet uzadı. Uzadı. Bir ara baktım, tanımadığım birileriyle daha tanışmışım. Hey baksana, fotoğraf çeker misin?, diye seslendi biri ve 10 saniye sonrasında karnıma ağrılar giriyordu onlarla birlikte gülmekten. Adını hala bilmediğim bir yabancı amcayla çok çok sohbet ettim. Birinin söylediği bir cümleye bozuldum, ama gizlemedim, söyledim. Her şey orda, yaşandığı anda yaşandı. Öncesiz - sonrasız iletişimler. Beklentisiz, sadece öyle olduğu için sarfedilen gerçek cümleler.

Şaşkındım biraz da.. Sevdim ordaki bu iletişim şeklini ama sevdiğimce de garipsedim. Tek cümlelikti tüm tanışmalar. Birkaç kelimeyle kurulan ufacık, kısacık bir cümle ve işte saatler, günler boyu sürebilecek kahkahalardı sonucu.

Kaş'taki tüm akşamlarım böyle geçti.. Keyifle, dans ederek, şarkı söyleyerek, votka limon bazen tekila içerek, fotoğraf çekerek, sohbet ederek, her gece sabaha yaklaşan saatleri de yaşayarak -hatta bazen sabaha kadar uzanarak-, kendimle, insanlarımla birlikte, bana söylenen ve söylediğim cümlelerle, keşkesiz, hesaplar olmadan, olduğu gibi, dilediğimce .......

O yüzden istemedim hiç bitmesini, sona yaklaştıkça geceleri uzatayım istedim. Uzamadı saatler, aksine hızlandı. Sonunda dönüş günü geldiğinde, her şey bir çırpıda yaşanmış gibiydi. Bir tek saniyenin içine saklanmış, binlerce andan oluşuyordu tatilim işte. Ve o bir tek saniye öyle hızla, anlamama bile izin vermeden geçiverdi ve içimde kalan bir koca anı oldu sonunda.

Döndüm sonra.

Dönerken......
Gözyaşları aktı dönüş yoluma. Islandı her şey.
Toroslar'dan geçtik; kilometreler boyu, görülebilen tüm uzaklar koyu kara, ışıksız, yokuş yukarı, soğuk....
Zaten içim üşüyordu, daha da ağırlaştım.
Ağladım.
Mp3'lerimin arasında roxanne'i aradım, bulamadım. Niye bulamadım??
Huzursuz uyudum yolda.
Kaş'ta kaldı bir yanım.



Ben Kaş'tan, Kaş'a gittiğim gibi dönmedim. Orda bir haftada uçurumlar aştım hayatımda.


Ben Kaş'a giderken -gitmeye karar verdiğimde- yorgundum. Yeniktim yaşamımın karşısında. Ezilmiştim, üstüme dünyalar yıkılmıştı, ben altından çıkamamıştım. İçimde büyümüş cam küre parça parçaydı, bedenim görünmez kesiklerden ibaretti. İncecik ama sızlayan, içimi sızlatan yaralarım vardı. 'Niye böyle oluyor her seferinde?', sorularımın yanıtları, bir türlü bulamadıklarımdı. Hiç dillendirmediğim -hatta kendime bile itiraf edemediğim, karşı karşıya kalmaktan korktuğum- suçlamalarım vardı, kendime yönelttiğim. Acabalardan ibaret cümlelerim vardı zihnimde, soru işaretleri yüklüydü belleğim.

Kaş -sokakları, limanı, meydanı, coğrafyasıyla- yalnızca bir ilçeden ibaret olmadı bende. Ruhuma yansıması yüklendi. Keskin ve net olmak gerektiğini anlattı sessizce, yalnızca varoluşuyla. Kaş günlerimde ben kendimi dinledim. Yüreğimden yükselen -aslında hep çığlık çığlığa haykıran ama bir süredir varlığını unuttuğum, söylediklerini duyamadığım, duyamadığım için de bir yanımla kaybından hep korktuğum- o sesi duyabildim yeniden. Kaş'ta derin deniz, lacivert deniz, soğuk deniz birleşti iç dünyamda. Kocaman bir deniz yarattı, enginlere uzanan. Ufka bakabildim sonunda.

Kaş insanlarım -hepsi ama tanıştığım herkes; orda tanıdığım, saatlerce konuştuğum, sohbet ettiğim, ya da belki sadece bir tek cümleyi, bir tek merhabayı paylaştığım, belki adını bile hatırlamadığım, belki yalnız bir bakışa saklanan ifadelerde buluştuğum insanların hepsi- bana dokundular; bir cümleleriyle, bir kelimeleri, bakışları, sorularıyla, gülümseyişleriyle, verdikleri isimlerle... Söyledikleri, yaptıkları, paylaştıkları benim ruhumdan yansıdı, geride kalmış soru işaretlerimle barıştırdı beni.

Kaş günlerim, insanlarım farkında olmadan çok büyük birşey yaptılar hayatımda.
Kendime döndürdüğüm suçlamalarda akladım kendimi.





............

döndüm Kaş'tan.. şimdi bana kelimeler kaldı geriye.. -bir de bendeki karşılıkları ve zihnimde fotoğraf kareleri...


.. denizde olmak -denizin yakınında, içinde, kıyısında, ... /
.. derin hissetmek -her şeyi her duyguyu taa derinden farketmek.. /

.. deneme dalışı -çok rahatmışım orda.. :) su altında olmak müthiş bir duygu /
.. barakuda queen diving center & anemon -deneme dalışım, dalgıç, süper tekne, limana doğru kuytuluğa saklanmış dalış okulu ofisi, ille de sualtı /
.. 14 kasım -doğumgünüm.. doğumgünü.. doğumgünlerimiz aynı.. /

.. teknenin ön tarafında olmak istiyorum diye ıslanmak -ıslandım, ama daha keyifli olamazdı herhalde.. /
.. deli rüzgar -rüzgarı severim.. hep sevdim.. Kaş'taki rüzgarı daha çok sevdim. /
.. Meis silueti -ufku bölen kara parçası.. /
.. ufuk çizgisi -zihnimde ufuk düşüncesi /

.. Kaş panoramaları -yüksekten, denizden, mümkün olan her yerden panoramalar var zihnime yerleşen.. /
.. Kaş’a tepeden bakmak -yüksekten, uçar gibi.. /

.. meydanda sabah 6:30’da köpeklerle oynamak -o sabah Rox'un yanından dönerken.. /
.. limandaki tekneler boyunca yürüyüş yapmak -gündüz, gece, belki hüzünlü, ama mutlu, hep mutlu.. /
.. limanda kayalıkların arkasındaki duvarın üstünden deniz fenerine yürümek ve yıldızlar -"küçük ışıklar çok uzaktan da görünür" .. palyaçoma seslendim.. aslında o da benimleydi, yıldızlar söyledi.. /
.. Üçağız’dan Kekova turu -Kekova turu'na hep Üçağız'dan gitmek gerek.. /
.. rüzgarda teknede olmak -teknelerin sallanmasını seviyorum.. /









.. MAVİ’yle tanışmak, MAVİ’de olmak, MAVİ olmak -Kaş'ın rengi bende MAVİ oldu.. /
.. votka limon ölçüsü -Antonyo öğrendi, hatta artık Lykialı da öğrendi :) /
.. gece 3 sonrası duvar sohbetleri -sabaha dek uzandı her biri.. /
.. roooxaaaanneeee -her versiyonuyla muhteşem şarkı.. Kaş günlerime izini bıraktı.. /
.. fotoğraflar çekmek, fotoğraflarda olmak -zaten aksi mümkün değildi.. onlarca yüzlerce fotoğraf var ordan bana kalan.. /
.. Kaş sokaklarında yürümek -Akdeniz'liliği hissetmek.. /
.. yarımada yolu -burdaki ıssızlığı seviyorum.. /
.. Rox’a ait cümleler, mesajlar, kelimeler -söylediklerin ve yaptıkların çok özeldi.. /
.. gecenin 4’ünde çorbacıda olmak -ne güzeldi o gece.. /
.. çok votka limon, çok tekilayla sarhoşluk sınırını geçmemek -sınırlarda dolaştım her gece her gece, incecik çizgilerde oyunlar oynadım kendimce-kendimle.. /
.. gece motora binmek -hayret çok rahattım.. /
.. “canımsın, artık daha çok canımsın” - son gecenin son cümlesi.. bunu duymak güzeldi.. /
.. güzelsurat -Kaş'ta edindiğim, edindirildiğim ismim.. /
.. İnceboğaz -yürümek.. /
.. kaya mezarları -fotoğraflarını çekemedim gece.. olsun, seneye çekerim.. /
.. barın üstünden uzanıp kadeh kaldırmak -bu işte xxx'e özel bir hareketti.. ve müthişti.. /
.. barda oturmak -seviyorum ben bunu galiba.. /
.. oturduğum yerden şarkılara eşlik edip dansetmek -keyif, keyif, hep hep .. /

.. tekel fabrikasından alınmış eski orjinal “yeni rakı” şişeleri -içi de orjinalmiş.. çalsak mı diye düşünmüştük ama sadece fotoğraf karelerimizde yanımıza alabildik onları da.. /
.. pervane bileklik -Kaş'tan aldığım uğurum.. pervane.. değişim sembolüm.. /
.. kadın – erkek simgeli magnet -palyaçom ve ben.. /
.. “kaş havası” anahtarlıkları -sevimli, komik, eğlenceli, anı.. /
.. xsanthos tur -Aşkın'la sohbet.. Akın.. tüm ekiple gece karşılaşması.. /
.. Simena’da kale’ye tırmanmak -Kekova'ya burdan bakmayı seviyorum.. en tepeden, bayrağın tam dibinden.. /

.. Kaleköy’de dondurma -gerçek muz ve şeftali yer gibiydi.. /
.. teknenin burun kısmında oturup sallanmak -ayaklarım suya değdi.. ben de yürüyebilir miyim ki suda? yürürsem suda yürüyen adam'a yetişebilir, ardından gidebilir miyim? /
.. Lykia -burda olmak, bir zamanların Işık Ülkesi topraklarında varolmak... büyü gibi.. /
.. yalnız ve kalabalık -zıt uçlar gibi sanki ama birlikteler işte benim hayatımda.. /
.. mavi duvar'dı şarkının adı.. "maviyi çok seversin..." .. -hem hüzün hem mavi.. bu yolculuğun, gecenin şarkısı oldu bu bende.. palyaçoma seslenen sessizlik.. /
.. virajlı yollar -kayalar üstüne kurulu, tehlikeli yollar.. ama hep denize yakın, denizde yollar Kaş'a ulaşanlar /
.. yarımada -Kaş'a batan güneşler en güzel burdan gözükür hep, yazık bu tatilde gidip izleyemedim /
.. merdivenler -tatil boyu çıktığım, indiğim yüzlerce, binlerce, milyonlarca merdiven.. /
.. Kaş-Lykia festivali -kalabalık, eğlence, gürültü, hareket /
.. havaifişekler -P.'nin çığlıkları ve gece vakti gök aydınlığı :) havaifişekleri çok severim ben /
.. Hideaway cafe bar -süper lezzetli esspreso ve çikolatalı kekiyle küçücük kapıdan girilen, arka bahçesinde kocaman bi dünyaya açılan kapı /
.. gözleme -Kaş'ta çok güzel gözleme yapıyorlar /
.. kitap -şeytan yemini; grangé'in son kitabı.. tatil okumalarım.. beni alıp götüren öykü.. tedirginlik, gerilim, kurgu, merak.. grangé'i seviyorum /
.. küçükçakıl -ismini taşıyan "küçük" sahil.. :)) /
.. çınarlar beach -tüm günlerimin deniz keyfi /
.. antik tiyatro -bu sefer gidip, basamaklara oturup, denize bakamadım, orda yaşayamadım birkaç saatimi; içimde ukte kaldı /
.. matador garson -P.'nin benzetmesi.. ama adam gerçekten İspanyol matadorları gibiydi. /
.. "İş bankası nerdeydi?" -şaşkın ben :) /
.. nescafé alta rica -deniz dönüşü, yemek öncesi otelde odamda keyif kahvesi /
.. saklıkent -özlemiştim, gitmek istedim, cesaret edemedim, sensiz gidemedim /
.. xanthos -ışık ülkesinin başkenti, gidebilseydim, bu tatilime ait kocaman bir "keşke" /
.. "Kaş'tan sevgiler.. B.Al." -narino'ya doğumgünü çiçeği /
.. "bize ait şarkılar".. -ille seninle geçecekti bir gecem, seninle, sana dair, sana seslenerek, bizim şarkılarımızla.. deniz feneri, sen, ben, küçücük ışıklar, hep tanıdık olan deniz. rastlantı yalanına inanıyorum ben ve bekliyorum sadece. /

.. GoYas -tanıştığıma sevindim.. keşke daha çok sohbet edebilseydim /
.. tango -ayakkabılarımı hiç kullanamamış olsam da, aslında tango bilmeyen biriyle dansetmiş olsam da, yine de tango müziğinde dans keyifsiz gecemde yüzüme gülümseyiş yerleştirdi.. ve hayatımın en güzel gözüken dans fotoğrafları oldu galiba /

.. Kanadalı çift -seyahat etmeyi seven insanlarla sohbet etmeyi seviyorum.. ilgi duyuyorlar, merak ediyorlar, görmek istiyorlar, önemsiyorlar... keyifliydi marco ve julie'yle tüm paylaşılanlar.. /

.. "hadi, hadi bira almaya gidiyoruz" -yoldan çevrilip bira almaya sürüklenmek... VTE, keyifliydi senle tanışmak. /

.. Uzunçarşı -yerdeki mozaikleri, dükkanları, insanları, yokuşuyla başka bi dünya.. yokuşun başındaki lahde ulaşmak için bi geçit gibi.. ordan geçmediğim zamanlarda kendimi eksik hissettim hep.. ondan galiba, koşa koşa otogara yetişmeye çalışırken bile, Uzunçarşı'ya uğradım, veda ettim. /
.. kartpostallar -koleksiyonum kocaman oldu.. :) /
.. turizm bürosu -broşürler topladım, koleksiyonuma kattım /
.. eteği rüzgarlı -onla tatilde bi gece paylaşmak çok güzeldi.. çoookkk!! /
.. DG'nin geçen yıldan Kaş arkadaşı.. sex-on-the-beach takımı -son gecemin en büyük rengiydi galiba.. içse miydim sex on the beach'ten?? /
.. peçeteler, kağıtlar dolusu telefonlar -insanlarımı burda bırakıp aylar boyu kopmak istemiyorum. /
.. dönüş -gözyaşı.. /

.. KAŞ -BEN, MAVİ /





14 September 2007

kaş'a dair... deniz..

Yolculuğun, yorgunluğun, sıcağın, dün gecenin ve içkinin etkisiyle çok zor uyanıyorum sabah –aslında öğlen. Hafif bir baş dönmesi var üstümde. Kahvaltıyı kaçırarak başlıyorum tatile. Olsun, birşeyler bulurum yiyecek. Bir kahve yapıyorum kendime. Sahilde yanımda isteyeceğim eşyalarımı toparlıyorum; cd player, cd’ler, kitap, güneş yağı, lens kutusu, güneş gözlüğü, vs.. Dışarı çıkıyorum. Doğru denize...



Sonunda suyun içindeyim işte. Yüzüyorum, dalıyorum, yorulunca sırt üstü uzanıyorum suya, suyun içinde kendimi müthiş hissediyorum. İşte bu, diyorum kendime, ihtiyacım olan şey kesinlikle buymuş. Burda böyle uzanıp, göğe bakıyorum. Masmavi gökyüzü, lacivert suların içinde, hafiflemiş hissediyorum kendimi, dünyanın en huzurlu insanıyım o anda. Sadece ben. Yalnız, tek başıma, ne istersem, nasıl istersem öyle. Kimse önemli değil, kimsenin peşinden gitmek, kendimi sevdirmek, istediklerini yapmak, uyum sağlamak zorunda değilim. Yalnızca istersem, ben istersem....

Orda, denizin içinde üzerimde birikmiş tüm ağırlığı bırakıyorum. Düne ait, geçmiş haftalara, aylara, hatta yıllara ait benimle süregelen, belki büyüyen, belki yalnızca varlığını sürdüren bütün ağırlık suya karışıp gidiyor üstümden.

Kocaman bir gülücük atıyorum göğe, dünyaya, evrene. İyi ki, diyorum, gelmişim. İlk planımın peşinden gidip, kimsenin söylediklerini umursamayıp, yalnız başıma tatile çıkıyorum dediğimde yüzlerde oluşan şaşkın bakışlara aldırmayıp, içimden yükselen sesi dinleyip, dilediğim şeyin peşinden gitmişim.

İyi ki! İyi ki! İyi ki!

kaş'a dair... tarih 31 ağustos ve ben kaş'a gidiyorumm..

Sonunda yolculuk!!
Bu akşam yola çıkıyorum..
Haftalardır planlamaya çalıştığım, düşünüp, araştırıp bulduğum alternatifler arasında birinde karar kılıp, ayarlamaları yaparken vazgeçip başka bir yer, başka aktiviteler üzerinden planımı sürdürdüğüm, aslında ne yapmak istediğimi çok çok önceden bildiğim halde farklı seçeneklere takılıp uzun uzadıya düşündüğüm bütün bu alternatiflerin hiçbiri aslında istediğim şey olmadığından kafamdaki soru işaretlerimi tamamen yok edemediğim için içime sinen bir plan yapamayıp, sürekli yaptığım planlardan vazgeçip, yeni fikirler bulup, yeni yerler, yeni alternatifler araştırıp, yeniden karar verip, yeniden vazgeçip bir türlü tamamlayamadığım tatil planımı sonunda taaa en başta, aylar önce aklımda yer etmiş olan fikir üzerinden yapmaya karar verdikten sonra hayretle farketmiştim istediğimin şüpheye yer bırakmayacak şekilde Kaş'a gitmek olduğunu. Ve işte gidiyorum....
Ofiste saatlerin nasıl geçtiğini anlayamadan, gitmeden yapmam gereken şeylerin bir kısmını atlayarak, bir kısmını acele acele yaparak, akşam yemeği yiyemeden ama simit sarayından termosuma kahve doldurtarak koşturmaca içinde otobüsüme yetiştim. Okmeydanı'ndan Küçükyalı terminali'ne doğru gelirken otobüste, bir nefes aldım ve unuttuğum birşey var mı diye düşündüm; sanırım yoktu, aklıma birşey gelmedi. 2.köprüden geçerken gözüm ışıl ışıl parıldayan Rumeli Hisarı'na takıldı, oraya bakarak veda ettim şehrime.
Küçükyalı terminalinden sonra yeniden yola çıktığımda gün boyu hazırladığım tatil cd'lerimden birini discman'e yerleştirdim ve çalacak ilk şarkının ne olduğunu merak ederek, camdan dışarı baktım. Tatile gidiyordummm sonunda. : Hem de yalnızzzz!!!!
Gece boyu gözüm yolda, içimde huzur, telaş, heyecan, sükunet, özlem karışımı bir düğümle yol aldım. Uyudum. Uyandım. Müzik dinledim. Sevmediğim şarkıları geçtim. Sevdiklerimi yeniden dinledim. Arada kitap okudum; "Ölmeden Önce Anadolu'da Yapmanız Gereken 101 Şey". Sayfalarına notlar aldım. Kahve içtim, Ulusoy'da Nescafé kullanıyorlarmış, mutlu oldum. Işıklar söndükten sonra siyah gökyüzünü izledim. Yıldız kaysın diye bekledim. Kaymadı ama umutsuzluğa da kapılmadım. Otobüsteki steward'dan termosumdaki kahvem için karton bardak istedim. Yüksek Sadakat'in albümünü defalarca dinledim, şarkılara takıldım. Mavi Duvar'ı belki onlarca kez tekrar tekrar dinledim, sessizce içimden söyledim; "maviyi çok seversin...". Kaş'ı hayal ettim. Yarın P'yi göreceğimi düşünüp, sevindim; özlemiştim. Annecik ve babacık da yolda olduğundan mola yerlerinde onlarla denk gelmeye çalıştım, başaramadım. Sabaha doğru Afyon'daki mola yerinde çorba içip üstüne sabah ayazında dışarda bekledim. Üşüdüm, ama bunu sevdim. Güneş 1 Eylül'e doğarken uyanık kalıp, göğün aydınlanışını izledim. Geçtiğimiz yerleri seyrettim. Yol tabelalarını takip ettim. Uzakları izledim; dağları, tepeleri, bazı tepelerin ardından azıcık gözüken denizi.
Antalya'ya vardım, saat 9:30. Otobüsten burda inmedim, Kemer'e doğru yolculuğa aynı otobüsle devam ettim. Kemer'e geldim, saat 11:00 olmuş. Kemer'de sıcaktan öldüm. Bana hiçbir şey ifade etmeyen bu yere boşuna geldiğimi düşündüm. Yolumu uzattığım için Kaş'ta geçireceğim birkaç saat fazla zamanı yolda geçireceğimi düşünüp kızdım kendime. Kemer'deki tek güzel şeyin, yolları anımsadığımı farketmek olduğunu gördüm. Soğuk portakal suları içip, Carrefour'dan su ve ayran alışverişi yapıp, bir an önce Kaş'a gitmek üzere yola çıktım. Kemer'in içinden Kaş'a direkt otobüs olmadığından anayola çıkıp, iki otobüsün dolu oldukları için durmaması üzerine, güzergah değiştirdim. Kumluca-Finike arabasına bindim. Ağaçlar, dağlar, tepeler arasından güzel ve rahat bir yolculuk oldu. Olimpos kavşağında mola bile verdik. Bu tatilin ilk fotoğraflarını orda çektim.
Yola devam edip önce Kumluca'ya sonra Finike'ye vardık. Kaş otobüsünü beklerken P'yle konuştuk. Arayıp, nerdeyim bil bakalım, dediğimde Kaş'a geldim zannetti önce. Finike'de olduğumu duyunca algılamadı nasıl olup da Finike'ye gittiğimi. Şaşırdı.
İçinde kocaman portakal maketlerinin olduğu minicik bir ilçe Finike. Marinasındaki yelkenlilerin direkleri, direklerin arasından gözüken mavilik, gökyüzü ve ilerde uzanan dağlarla neşeli bir sahil kasabası. Şehrin içinden nehir geçiyor, ufak bir dere aslında ama keyifli, huzurlu. Orda oturup otobüs beklemek yormuyor insanı. Ama Kaş'a bir an önce ulaşma isteği baskın çıkıyor, sabırsızlaşıyorsun. Finike'den yola çıkarken yabancı bir amca da bindi otobüse. İngilizce bilmeyen şoföre, İngilizce olarak Finike'den Demre'ye gitmek istediğini ve de üstelik deniz tarafında gitmek istediğini, yolda fotoğraf çekeceğini anlattı ve muhteşem görüntüler yakaladı yol boyunca. Demre'de durduğumuzda, Finike'ye geri dönen arabalardan birine bindi, bu kez dönüş yolunda deniz tarafında oturacak şekilde yerleşti ve dönüş fotoğrafları çekmek için hazırlandı. Biz Kaş yolculuğuna devam ettik. Demre otogarından çıkarken, Noel Baba heykelinin önünden geçtik. Orasının bana anımsattıkları geldi aklıma, kendi kendime kiliseye şurdan gidiliyordu işte, dedim. Tanıdık bir yerin sınırlarındaydım artık ve bu tanıdıklık Kemer'deki gibi değildi, beni mutlu ediyordu burda tanıdık olmak.
Camdan dışarısını seyrederek, kulağımda sevdiğim şarkıların ezgileri, ellerim ve ayaklarımla ritme eşlik ederek, sessizce etrafa duyurmadan şarkıları söyleyerek, zaman zaman fotoğraf çekerek, mütemadiyen gülümseyerek, denizden uzaklaşıp tepelere doğru çıktıkça yol, Kaş'a yaklaştığımı hissederek devam etti Demre-Kaş yolculuğum. Üçağız sapağını geçtik. Kaş'a daha da yaklaştık. Bir sürü köy geçtik. Daha da yaklaştık. Artık Kaş çok yakında biliyorum. Her virajda kafamı uzatıyorum, acaba bu virajdan sonra mıydı Kaş denizinin ilk görüntüsü diye. Olmuyor, bir sonraki virajda yeniden deniyorum. Heyecanlıyım. Çok heyecanlıyım artık. Kaş'a varmak üzereyim, tatilimin gerçek odağına...
Ve işte! Deniz gözüktü. Virajlar aşağı doğru meyilli olmaya başladılar. Aşağı inişe geçtik.
Kaş panoramaları geçiyor gözümün önünden her saniye. Deniz, yarımada, şehir, Meis,...
Evler büyüyor gittikçe, biz yaklaşıyoruz.
İşte son viraj, bundan sonra şehre giriyoruz. Otogardayım. Saat 17:00'yi geçmiş. Valizim elimde, P'yi arayıp, geldim, diyorum. Bi taksiye binip otele gidiyorum. Taksi şehrin içinden geçmeyince biraz bozuluyorum, oysa ben şehri görmek istiyordum. Sokaklarını, dükkanlarını, limanını, denizini, meydanını özlediğim şehri... Olsun, birazdan çıkarım nasılsa diyorum.
Otelim burası. Aqua Princess Hotel. Set set teraslardan oluşan beachlerin hemen üstünden geçen yolun üst tarafında kalıyor. Bir sürü merdivenle çıkıyorsun yukarıya. Valizimi taşıyan çocuk nefret etti benden, biliyorum ama kitaplarımı bırakamazdım ki İstanbul'da. Odama çıkıyorum. Minik bir oda, çift kişilik kocaman yatak, dolap, şifonyer, ve birazcık boşluk. Klima var. Duvarda asılı bir tv var ama 3 kanal gösteriyor sadece. Aynanın tepesinde ipi çekerek açılan sarı bir floresan var, palyaçomla aldıklarımızdan. Pencere otelin yan taraftaki diğer binasına bakıyor ama balkondan deniz gözüküyor. Odada kendime göre bir düzenleme yapıyorum. Valizimi açıp, eşyalarımı yerleştiriyorum. Kahve köşesi; kettle, kahve kavanozu, nescafe kupam ve termos.. Keyif köşesi; kitaplarım, Kaş broşürleri, turuncu defter, renkli kalemler, ametist, palyaçomla fotoğraf. Bitirip, valizi boş olarak dolaba kaldırınca şöyle bir etrafa bakınıyorum. Evet, burası bana ait bir yere benzemiş!
Odada biraz oyalanıp yemeğe iniyorum. P. de nasılsa yemek yeyip öyle geleceğini söyledi. Havuzun üst tarafında kalan restoranda büfenin açılmasını beklerken önümde uzanan manzaraya bakıyorum.
Karşımda Kaş limanı. Gün batmış biraz önce, gökyüzü henüz aydınlık ama yavaş yavaş kararıyor. İlk içkim, bir bira istiyorum bu manzaraya karşı içmek için.
Hoşgeldim diyorum kendime. Gülümseyerek bakıyorum ufka ve Kaş'a. Burdayım işte sonunda!