06 May 2020

Kelimeden Yazıya: Şükür - Ateş - Sıkı - Kapı - Sonuç / Danış(mak)

 

Elindeki silah ateş aldığında kardeşine bakıyordu. Anlayamadı, çıkan sağır edici sesle, küçük kardeşinin yere yığılması arasındaki bağlantıyı. Yere baktı, ayağının altındaki zeminin koyu kırmızı sıvıya boyanmasını seyretti. Ama zihni algılayamadı olanları.

Kapının ardında, sandığın önüne çömelmişti elinde babasının silahıyla. Annesi çarşıdan dönmeden biraz bakıp, yerine geri koyacaktı. Kardeşi uyuyordu, kapıyı da sıkı sıkı kapatmıştı. Kimse görmeyecekti, kimse annesine söylemeyecekti, kimse kızmayacaktı.

Beklemiyordu kardeşinin uyanmasını. Uyansa da ses çıkarmadan kalkmasını... Kalksa da mutfağa ya da bahçeye değil, annesiyle babasının odasına gelmesini... Gelse de kapıyı o kadar sessizce ve aniden açmasını...

Korkmuştu birden. Ne yaptığını anlayamadan patlamıştı elindeki tabanca. Elinden düşmüştü aynı anda da. Kulaklarını kapatıvermişti ilk refleksle. Gözlerini de sımsıkı yummuştu.

Sonra sessizlik, ses dinmişti. Sonra aydınlık, gözlerini açmıştı. Sonra kırmızı, kardeşi yerdeydi.

Uyandı!

Doğruldu yerinde. Yıllar boyunca zihninden hiç gitmeyen o görüntü, bütün gerçekliğiyle girmişti yine gecesine.

Başucundaki sürahiye uzandı. Bir bardak su doldurdu kendisine. İçti. Sonra kalktı. Banyoya gitti. Yüzünü yıkadı soğuk suyla.

Bunların gerçekten bir rüya olması ihtimalini düşündü. Olmadığının farkında olarak ve belki milyonuncu defa yeniden kabullenerek baktı aynadaki aksine. Gecenin karanlığında evindeki uzun koridoru geçip, küçük odaya girdi. Köşedeki cılız ışığı yaktı. Kardeşinden kalan eşyaları koyduğu köşede yere çöktü. Yerde duran koyu kırmızı kutudan -o günden sonra kullandığı tek kırmızı eşya olan kutudan- fotoğrafları çıkardı. Gün ağarana dek, orda oturup elindeki bir avuç fotoğrafa tekrar tekrar baktı, bir boyama defterinin sayfalarını çevirdi, bir oyuncak ayıcığa sarıldı.

Küçüktü. Çocuktu. Kazaydı. Sonuçta sadece merak etmişti ve sadece korkmuştu. Ne olduğunu anlayamamıştı. Öyle dediler zaten. Kaza diye geçti kayıtlara. Annesi bir yandan kahroldu, bir yandan şükretti iki çocuğunun birini toprağa verirken, diğerini de taş duvarlar ardına koymadığı için. Babası sustu. Birşey söylemedi açıkça ama bir daha da öyle gülen gözleriyle bakıp, şefkatle sarılamadı kendisine.

Büyüdü. Okulda arkadaşları, mahallede esnaf, komşular, herkes uzaktı kendisinden yıllar boyunca. Hep ardından kardeşinin isminin anıldığını duydu fısıltılar içinde. Kendisini bir daha hiç affedemedi ama bunu başkalarının yüzlerinde görmeye de dayanamadı. Çalıştı, sadece çalıştı. En yüksek notları aldı, en güzel ödevleri verdi. O bir tek saniyede hayatını değiştiren an gözlerinin önüne gelmesin diye ne kadar çok şeyle uğraşması gerekiyorsa hepsiyle uğraştı.

Üniversite sınavına girdiğinde hiç bir amacı yoktu. Sadece gitmek istiyordu. Başka bir şehre... Başka insanlara... Başka bir hayata...

Gitti de... Kardeşinden kalan birkaç eşyayı aldı sadece. Ardına bakmadı. Bir daha hiç dönmedi. Bir daha o mahalleden kimseyle konuşmadı.

Aslında bir daha -o kutunun başındaki anlarda kardeşiyle konuştuğundan başka- kimseyle konuşmadı.