30 November 2007

gitmeye cesaret etmek zor bir karardı.. ama gidiyorum! :)

Uzun süreli bir seçim bu hayatımda. Çok zamandır dönüp durup, kendine yön çizmeye, yol bulmaya çalışıyor zihnimde-düşüncemde-hissettiklerimde-sezdiklerimde-inandıklarımda-hayatımın her bir köşesinde. Ama son günlerde daha derin-karışık-ağır bir konu oluverdi.

"Ben doğru bir yerde duruyorum, doğru bir yol bu seçtiğim-seçiyor olduğum" hissindeydim ta en başından beri ama bir yerde birileri "ya olmazsa, ya yanlışsa, ya pişmanlık gelirse.." mefhumunu yüklediler kalbime -belki isteyerek, belki farkında olmadan.
Şüphe kelimeleri yer ettiler kendilerine zihnimde.
İçimdeki ses "istediğim bu, inandığım bu" diye haykırırken, şüphe kelimeleri susturmaya çalıştılar onu. Başaramadılar belki ama bulandırdılar bendeki berraklığı.

Birkaç gün emin olamadım; doğru olduğuna inanıyorum ama acaba...??, dediğim, kendimi sorguladığım zamanların içinden geçtim. Konuştum birileriyle, ama ondan da yoruldum. Herkes birşey söyledi, bende hepsi bir araya gelip karıştı.

İçimde seçtiğimin doğruluğuna dair inancım ama zihnimde kocaman bir bulanıklıkla yürüdüm İstiklal boyunca ve Asmalımescit'e kadar uzandı yolum. Sonra Sefahat'e gittim, bara oturdum, bir votka limon söyledim. Defterimi açıp, doğumgünü yazımı çıkardım içinden. Önce yazıyı okudum. İçimi ferahlattı yazdıklarım, dilediklerim. Sonra o ferahlıkla, zihnimi boşaltıp + / - cümleleri yazdım deftere. Artılarım baskın çıktı, eksilere. Yine de içim ferah olamamışken bir otobüs durağında bir reklam panosu bana karar verdirdi -ya da aslında içimdeki kararın netliğini farkettirdi.
Nokia reklamının tepesinde tek bir cümle vardı :
"Doğru olduğunu hissettiğinde, sakın vazgeçme!"

Sonunda susturdum bütün diğer sesleri. Adımlarımı attım, artık geri dönüşü yok. Geri dönmek istemiyorum ama zaten.
Kendime ait sebeplerim var; bir kısmı anlatılabilen, bir kısmı hep bende kalmaya mahkum.
Ben huzurluyum, ferahım. Değişen-ben'e ayak uydurma, yaşamımı yeni baştan yazma dürtüsü yüklü yüreğime, içimde gitmek dürtüsü var. Gidiyorum.

23 November 2007

kino-kutlama-gece-kırmızı-keyif-eğlence

Kendime bir doğumgünü partisi planladım bu yıl. Partiden ziyade kutlama demek gerek aslında.

Bana ait bir parti olsun istedim, eğleneceğim. "Gelecek olanlar bu müziği sever mi"den önce ben bu müziği seviyor muyum şeklinde sorularla şekillendirdim geceyi.


Kırmızı olsun bendeki renk
ve keyifli olsun gece
ve oldies çalsın Türkçe'de ve yabancı dillerde (galiba aklım kostümlü partide kalmıştı:)
ve doğumgünü dileklerim olsun mum üflerken ya da kadeh kaldırırken dileyeceğim
ve arkadaşlarım olsun yanımda
ve tekilayla kadeh kaldıralım doğduğum güne
ve gece uzasın, sabaha kaysın
ve çok çok çok eğlenilsin -eğleneyim
ve bi yerde azıcık hüzne bulansın sohbet -ama ağırlık çökmesin kalbe-
ve...
ve...
ve...


Hepsi oldu, hepsini yaptım. Fazlası bile var hatta.. Azul Génova resimli pastam,
ve bu resmin hayatımdaki anlamını ordakilerle paylaşmak
ve Eldiablo'nun getirdiği müzikler
ve tüm gece ayakta olmak, ortada olmak, olduğum yerde dansetmek
ve beni şımartan hediyeler -düşünülüp seçilmişler hepsi, belli.. incelikli, Pınar'a yakın, özel...
ve hayatımdaki değerler -hayatlarında değerli olduklarım-
ve fotoğraflar çektirmek, gelen herkesle, her karede çok gülümsemek, çok eğlenmek
ve Morlu'nun düşüncelerini öğrenmek kararımla ilgili -bi de onu görmeyi öyle özlemişim ki...:)-
ve doğumgünü mumları üflemek, gece 00:00'ı geçip gün artık 18 Kasım'ı gösterdikten sonra ve doğumgünü kutlamasını paylaşmak akrep kadınıyla.
ve hayata ait "yeni" planlarımı paylaşmak benimle kadeh kaldıranlarla
ve "arkadaşlarımın" bununla ilgili diledikleri
ve ev arkadaşı taliplerim :)))
ve masama koyacağım melek biblosu
ve aşktan bahsetmek, yüreğimdekini paylaşmak, "yeni" olmak, "yeni" hissetmek
ve Barış'ı anmak, ona kadeh kaldırmak. -biliyorum bir yerlerden izliyordu bizi, ya da en azından hissetti.. The tekirli, benim için çok değerliydi "tanısaydı çok severdi" diye söylediğin cümle.-
ve geceye ait notlar, bana yazılan cümleler
ve...
ve...
ve...

İyi ki böyle planlamışım bu kutlamayı. Elbet isterdi gönül beklediği başkalarının da orda olmasını ama yine de söyleyebileceğim tek şey "İyi ki...!" ..

14 November 2007

hoy es mí cumpleaños... :)



Yaşamdaki akışı, enerjiyi, değişimi, umudu göz ardı edemediğim harika bir dönemin içindeyken 26.yaşını bitiriyorum ben bugün..
Önümde "yeni" zamanlar var. Bu yenilik içindeki yaşamdan dileklerim var. :) Diyorum ki şimdi kendi kendime ve tüm dünyaya, parçası olduğum herşeye..
Pınar yeni yaşında ve gelecek tüm yeni yaşlarında;


Sağlıklı olsun her şeyden önce. Kalbi çarpsın, hızını hiç kaybetmesin. Kanı çok olsun, enerjisi artsın, hızlansın. Formda olsun, hafif hissetsin, hafif yaşasın.


Sevdikleri yanında olsun. Görüşme zamanları daha sıklıkla olsun, yine de hiç bıkılmasın. Annesiyle babasıyla daha çok vakit geçirsin, birlikteliğin kıymetini bilsin, farkında olmadan bile olsa onları hiç üzmesin –zaten farkında olsun..


Arkadaşları olsun, yanında olsun. Paylaşacağı, anlatacağı, tek kelimeyle çok şeyler ifade edebileceği, gözlerine baktığında içerisini göreceği insanları olsun. Az olsun, çok az olsun ama hepsi gerçek olsun. Birlikte eğlenilsin, birlikte gülünsün. Kahkahalar paylaşılsın en çok ama hayata kırgın olduğunda da birarada olsunsun. Güven olsun arkadaşlıklarının en temeli, sevgi olsun, sonra keyif olsun, pozitiflik sarsın hepsini. Pozitif olmayan, olmak istemeyen, Pınar'ı da huzursuz eden, yoran kim varsa uzak olsun, ömür boyu uzak kalsın.


Aşık olsun. Aşık olunsun. Her şeyler, herkesler geride kalsın, yeni biriyle karşılaşsın. Tanışsın, tanısın, öğrensin, öğrenilsin. O yeni biri gerçek olsun, gerçek davransın, maskesiz yaşansın her şey, açık olsun, sağlam dursun hayatın içinde. Kilitlerin anahtarı onda olsun. Kendi kilitlerini Pınar’a açsın. Güven olsun her şeyin en temelinde, güven sağlam olsun. Dokunsun, dokunulsun, elele olunsun. Her haline tanık olsun, Pınar’ın tanıklığına da izin versin, kaçmasın, saklanmasın. Derin olsun hissedilenler ve aynı ölçüde basit olsun. Derinlikte sarhoş olunsun, yükseklere uçulsun birlikte. Pınar'ı bulutlara uçursun, Pınar bundan sonra bulutlarda yaşasın. Hafif olsun yaşam onunla birlikte, ferah olsun.


İşi olsun, işini sevsin, yaptığından keyif alsın. Çok yorulsun ama hep mutlu olsun. Ofisinde, işinde, kendi olsun, kendinden birşey katsın. İnsanların ne düşündüğüyle değil, kendi ne yaptığıyla ilgilensin. Yaptığını iyi yapsın. Sorumlulukları olsun, çok olsun gerekse ama hepsinin hakkını versin. İçi huzurlu olsun. Zamanı kullansın, iyi kullansın. Thousand Faces of Time ona planlı yüzüyle yanaşsın. Neşeyle çalışsın, suratı asılmasın. Çalışırken ferah olsun. Risk almayı da bilsin. Lola’yla çalışsın mesela, seçimi o olsun. Yolu da o olsun, seçimiyle yolu birbiriyle çarpışsın. Çarpışmadan enerji doğsun. Pişmanlık yer etmesin içinde, hep "iyi ki bunu seçmişim" desin, doğru adımlar attığından hiç şüphe duymasın. Yolu aydınlık olsun, ileriyi görebilsin. Kendi yolunu çizebilsin.


Yalnız yaşayacağı bir evi olsun. Küçük olsun, şirin olsun, kendi gibi olsun, kahve koksun, Pınar'a ait renklerle boyansın, onu yansıtsın. Rahat, turuncu bi kanapesi olsun, üzerinde uzansın, keyif yapsın. Yerde minderleri dursun. Kocaman pencereleri olsun, perdeleri ardına kadar açıp yağmur seyretsin. Limon sarısı mutfağında arkadaşlarına yemek yapsın. Minik de olsa bir balkonu olsun, bir nevi bahçe olsun, Uyandığında maviliklere açsın gözlerini, huzurla yaşasın. Azul Génova puzzle'ı hep baş köşede dursun, ona baktıkça gülümsesin. Evinde sevdiği müzikler dolsun kulağına, ruhuna. Triptico çalsın iç sesinde. Dansetsin, danseder gibi yaşasın evinde.


Seyahat etsin. Daha önce hiç gitmediği bir yere gitsin. Yeni insanları olsun, yeni sokaklarda yürürken tanıştığı. Az eşyası olsun seyahatlerde, bazen gece yolculuğu yapsın, otobüs camlarından yol haritaları çıkardığı, bazen uçuversin kısacık zaman dilimlerinde. İstanbul'da yürüsün, vakit yaratsın yürüyüşlere. Gitmediği, bilmediği semtlere gitsin, hepsini öğrensin. Kadıköy'deki balonla göğe yükselsin. Büyükada'ya gidip güneşi batırsın Aya Yorgi'de elinde bir kadeh şarapla. Bozcaada'ya gitsin, adanın etrafını yürüsün. Kapadokya'ya gitsin, büyülü dünyanın içine dalsın. Assos'a gidip yıldızları kaydırsın gökten. Bir kumsalda ateşin başında otursun gece boyu, elinde yakuttan kadeh olsun. Kokusuyla ruhu sarhoş olsun. Yaz olsun, mutlaka KAŞ'a gitsin. Mavi olsun orda, mavilere karışsın.


Kendi seçimlerine vakit yaratsın.
İspanyolca'yı öğrensin, konuşsun, kitaplar okusun, filmler izlesin.
Puzzle'lar yapıp evinin duvarlarına assın. Yaptığı puzzle'lar onu yansıtsın.
Hep dansetsin, hiç durmasın. Kırmızı ayakkabılar da yaptırsın, bir gümüş renkli olanlarla dansetsin, bir kırmızılarla.. Tangonun büyüsü içinden eksilmesin, uçup gitsin bu diyardan tango ritmiyle. Nuevo olsun ritmi hep, hayatı da dans anları gibi hareketli olsun.
Kitap okusun, çok okusun. Elif Şafak, Amin Maalouf yeni kitap yazsınlar, hemen alsın. "Çağla"nın yeni yazıları olsun, onları okusun, içlerinde kendisini bulsun.
Sinemaya gitsin, keyifli filmler izlesin. Sevdiği eski filmleri de izlesin defalarca daha, hiç bıkmasın. Filmlerde kalsın bir yanı ya da filmler onda kalsın. İyi Seneler Londra gösterime girsin, gidip onu izlesin.
Tiyatroya da gitsin, Yangın Duası'nı izlesin bir kez daha. Renklerin içine karışsın. Soru işaretleri dolsun zihnine, hayatı sorgulasın. Yanıtlar bulsun kendince ama yenilerini aramaktan da hiç bıkmasın.
Yazsın zihnindekileri, kalbindekileri. Her şeyi "gianicolo"ya saklasın. Gianicolo özel olsun. Biri ona gianicolo'yu sorsun.
Koleksiyonlarını büyütsün. Çok olsun kartpostalları, broşürleri, kahve fincanları. Hiçbir yere sığdıramasın, yine de sürdürsün, hep biriktirsin.
Dec 31'leri hep sürdürebilsin, gülümseyişleri olsun o kartlar.
Müdavim olsun gittiği yerlerde; Sefahat olsun, Kino olsun, Pano olsun, Vera olsun, Palyaço olsun, Victoria olsun, Gizli Bahçe olsun. İçsin, sarhoş olsun, sarhoşluğu keyifli olsun, keyifle olsun.
Lezzet olsun yaşamında. Starbucks mutlaka olsun. Ülke kahveleri denesin, tatlarını ayırabilsin. Yakut içsin, Karadut şarabıyla tatlı olsun. Kadeh kaldırsın tekilayla. Fesleğen tadı damağından eksik olmasın. Kendi tarifleri olsun, kendi yaratsın, "en başarılı tarif kendi yaptığındır" olsun.


Yeni şeyler de katsın hayatına. Dalmayı öğrensin, Kaş'ta yazın dalış yapsın. Doğaya karışsın, doğada olmaya alışsın. Paraşütle atlasın en azından bir kez, yeryüzüne 2000 metre yukarıdan baksın. Fotoğraf çeksin, fotoğrafçılık olsun bir gün mutlaka yapacakları arasında. Işıkla oynasın fotoğraflarında.. Duyarlılık yerleştirsin yaşamına daha da fazla. Tepkilerini farketsin, farkettirsin, dile getirsin, uğraş versin, çaba göstersin yanında durduğu değerler için.


Bütün bunların en en öncesinde Pınar mutlu olsun, içi huzurlu olsun.
Kendine güvenini yitirmesin. Emin olsun, emin dursun. Netlikle baksın yaşama, adımları ani olsun, kararları keskinleşsin. Tereddütleri uzun süreli olmasın. "Why not?" diye sorsun kararsızlık anlarında, hemen cevap bulsun, kararsızlığını yensin. Seçimler yapsın, "taraf tutsun" -ama önyargılı olmasın- , kendisi için "fark eden" hiçbirşeyi es geçmesin. Kendini ıskalamasın. Kararlı kalsın, yaşamında pişmanlıklara yer vermesin. Hayatının temel felsefesi "Never doubt! Never look back!" olsun. "İyi ki.." desin seçimlerini düşündüğü anlarda. Geriye gitmesin adımları, geçmiş bağlarını kessin, geçmiş yalnızca anı olarak kalsın. İleriye dönük olsun yüzü hep, aydınlık olsun. Yaşamın içindeki değişim hiç peşini bırakmasın. Yusufçuk simgesi olsun ametistler gibi. Değişim = Yenilik denkleminden kendine gülümseyişler çıkarsın. Umudunun eksilmesine hiç izin vermesin, isteklerinin peşinden geçsin. Hayal etsin, adımlar atsın hayallerine, gerçekleştirsin.


Sürpriz olsun yaşamında birşeyler. Beklenmedik olsun, karşılaştığında şaşkın ifadeli bir gülümseyiş yerleşsin yüzüne. 32 dişi gözüksün. Neşeyle dolsun, kahkahalarla geçsin zamanları, sebepsiz olsun coşkusu, durduk yere gülsün, eğlensin. Onu tanımayan anlamasın neşesini, tanıyanlar bilsin ki Pınar “sadece neşeli”. Heyecan duysun, yaşıyor olmak en büyük hediyesi olsun. Yalınayak yürüsün, çimlere bassın. Yağmura karışsın, sırılsıklam olsun, bundan neşe duysun. Yağmurdan sonra gelen toprak kokusu bastırsın duyduğu bütün kokuları. Suya yakın olsun, altında olsun, içinde olsun, kıyısında olsun ama hep suda olsun, suyla olsun. Gün ışığıyla aydınlansın teni. Ruhuna da yansısın aydınlıklar. Gökkuşağıyla karşılaşsın köşeyi döndüğünde, ya da onu bekleyen yıldızları olsun, kaysınlar dilek dilediğinde. Renkli geçsin anları, günleri, ayları. Ama en çok turuncu olsun rengi. Turuncular ardından baksın yaşama. Enerjisi bol olsun, içinden dışarı taşsın, koşsun, atlasın, zıplasın, kanatlansın, uçsun. Keyifli olsun, keyifle olsun. Işıldasın. Pınar = turuncu = anlar = yaşam = basit olsun. Yalın olsun her şey, sade yaşasın, saflıkla sarılsın. Ferahlık dolsun ruhuna, hafif olsun. Ağırlaşmasın kalbi hiç. Kaş'ta edindiği ruh hali hayatı boyunca hep baki kalsın.


Yazdıklarını hep yanında taşısın. Hayata suratı asıldıkça açıp okusun. Yüksek sesle okusun. Taa içinde duysun. Hiç unutmasın. Hiç vazgeçmesin.


Pınar'ın yeni yaşı kutlu olsun!!!! :)



09 November 2007

time of change in my life..

sometimes horoscopes come true :)
today mine is ;

>>> Today's New Moon in your sign signals the arrival of changes you have anticipated. You are on the front end of a spiritual and emotional renewal, but first you must finish up old business. Remember, the ending is as important as the new beginning, so let go of anything that is holding you back. You must make room for what's around the next corner. <<<


let's live and see what will happen..
I'm now so sure that this is my right way..

01 November 2007

Yangın Duası

Renkleri sürekli değişen bir sahne. Renkten renge.. her renk başka bir şey demek. En son siyah oldu her şey. Karanlığın içinden gece sesleri duyuldu. Cırcır böcekleri gibi ya da ıssız bir sokağın gece vaktine ait tıkırtılarına mı benziyordu acaba?? Karanlığın içinden, sesler değişti.. Birbirinden ayrıştıramadığım gece sesleri yırtıldı, bir şarkı duyuldu -bir şarkının kısacık bir parçası- , aynı anda ışık sahnedeki adamın yüzüne vurdu, adam hareket etti.

Dün akşam bir oyun seyrettim. Uzun zaman olmuştu tiyatroya gitmemiştim, belki 2 seneye yakın hatta. Salonda oturup sahneye bakınca ..
"rengi sürekli değişen sahnede tek başına bir saat" .. aklıma gelen "The Thousand Faces of Time" !
bu hangi yüzüydü acaba?? ..
Tuhaftı karşımda gördüğüm yüzü. Aşağısı boşluk bir ip üstünde yürür gibiydi. Gerçeküstü ve sadece orda, o anda olmakla ilgiliydi her şey. O sözcükleri seslendirirken, o cümleleri kurarken, o bakışlarla, o ses tonuyla, o duruşta, o tepkide olmaktı, o bekleyişleri -ya da beklemeyişleri- yaşamaktı.

Sesler karıştı görüntülere, renklere. Sahnede renkler değişti, ışıklar karardı. Sesler uzaklaştı, yakınlaştı, boşluktan gelir gibi uğultulara döndü. Kesik kesik, bölük pörçük.. O uğultuların arasından bir ürperti yükseldi içimden, boynumdan beynime ulaştı, dışarı akacak gibi hissettim. O sırada uğultuları bir müzik kesti. Su sakinliği yerleşti içime.

Düşünmekti tüm oyun. Arada kahkaha atmaktı ama en çok düşünmekti. Yaşadığın ve yaşamadığın, beklediğin ve beklemediğin, istediğin ve istemediğin, geçmişin ve geleceğin üzerine düşünmek. Her insan yaşamının en değişmez olgusu/ları üzerine.. Var olmak ne demek?? Ya yok olmak?? Ölüm neresinde durur varlık ve yokluk uçlarının arasındaki yolun?? Dondurur bende herşeyi "ölüm" kelimesi. Ölmek korkutucu mu gerçekten?? Peki ya ölemezsen??
Başka yerden bakmak mümkün mü?? Bakabilir mi insan istese??
Yangın bekleyebilir mi mesela umarsızca?? İs kokusuna aşinalığı sevgiye dönüşebilir mi??
Taraf tutmak ne demek??
>>> - bir ağaçtan binlerce kibrit çıkıyor. ama bir tek kibrit, bir ormanı yok edebiliyor. haksızlık bu. ben bu davada ormanın yanındayım. sen?
- ben taraf tutmam, taraf tutmak yalnızlığı getirir.
- yalnızlığı severim. <<<
Hangi filmdendi o replik?? "Er veya geç insan taraf tutmak zorunda kalır. Eğer insan olarak kalacaksa..."
Yalnız olmak vs. İnsan olmak..
Gerçekten en çok "anlar"ı mı özler insan?? Ya da "anlar"dan mı pişmanlık duyar, "anlar"dan mı korkar, "anlar"ı mı bekler yine de korkuların arasından?? Benim gibi fotoğraf karelerinde yüklüyse insanın yaşamı, gözünün önüne kare kare fotoğraflar olarak geliyorsa yaşadıkları hep.... ??
Gülümsedim, elinde bir kartpostalla geldi Mişka. Kartpostalları severim. Her yazdığınız kartpostalı gönderir misiniz siz?? "Gönderilmemiş Kartpostal Yazıları" diye bir kitabı vardı bir zaman bir yazarın. Her sayfasında başka bir şehirde başka bir kartpostalın arkasına yazılmış yazılar, notlar.. Niye göndermez insan yazdığı yazıları??
Söyleyemediklerime ait görünmez iplerle geçmişimde kalanlara bağlı kalmış, geçmişi geride bırakamamış ben, göndermeseydim o yazdıklarımı gerçekten yazmış ve söyleyebilmiş olabilir miydim palyaçoya, ve bağlarımdan kurtulabilir miydim acaba??
vs.. vs..
....
Birşey çarptı beni orda. Şaşırdım gördüklerime, duyduklarıma. Başka bir yerde -ya da aynı yerde ama başka bir zamanda- gibiydim sanki. Zaman ne demek??
Tek başına bir anlam ifade etmeyen ama onlar olmadan büyük resmi tamamlayamadığın puzzle parçaları gibiydi her şey. Her şey ifadeden yoksundu görünende. Ve çok fazla satır arası vardı ifadesizliklerin görünmeyeninde gizli.

En son.. Puslu sahne - 3 ışık yerden yükselen - 3 yüz - 3 siluet - havada asılı 3 tekerlekli sandalye - boşluğun reddiyeye imkan vermeyen hissiyatı ....

Oyun parça parça zihnimde. Çıkışta yüzlerce soru işaretiyle yürüdüm İstiklal boyunca, tünele kadar ve sonra yine tünelden meydana kadar. Soru işaretleri her yerde. Tek bir yanıtı olmayan bir sürü soru işareti.

***

Ben bu oyuna hiç böyle bir dağılma beklemeden gittim. Ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmeden karar verdim. Bildiğim yalnız oyunculardı, yönetmendi, senaristti. En çok Zajo'ydu.
Bundan haftalar önce (belki 2 aya yakın zaman hatta) bir yerde elime geçen bir dergide bir röportajdı onunla ilk tanışmam. Yaptığı programlar, oynadığı oyunlar, diziler yabancıydı bana. En azından Defakto ve Infoman'i bilsem de (anlatılanlardan), zamanları engeldi izleyişime, hiç denk gelip izleyememiştim.
Vakit geçirmeye çalışıyordum, okudum röportajı baştan sona. Çektiği bir filmle ilgiliydi. Hatta film üçlemesi, çekeceği.. "İyi Seneler"...Londra, Amsterdam (bunu atıyorum galiba:)) ve İstanbul. Okudukça birşeylere takıldım o yazıda. Cümleler vardı, "Sevmiyorum da terketmiyorum da, hadi bakalım ne yapacaksın sorusunu sormak gibi..." dediği. Kendinden bahsetmiyordu. Herkesin hep dediği gibi "kendimden bahsetmekten hoşlanmıyorum, yaptığım şeyle görünmek gerek" cümleleri gibiydi söylenen. Ama o GERÇEKTEN bahsetmiyordu kendisinden. Filme-filmlere takıldım sonra. İlginç geldi, "Sadece anlatıldığında bile insanı duvara yapıştıran bir hikaye" diyordu. İzlemek isterdim diye düşündüm. 2006 sonbaharına ait eski bir dergiydi elimdeki, kaçırdım diye üzüldüm.
Bundan birkaç hafta sonra telefonuma bir mesaj geldi, turkcell sinema paketinden; "Zuhal Olcay'ın oynadığı İyi Seneler Londra önümüzdeki aylarda gösterime girecek". Unutmuştum ben bu okuduklarımı, filmleri. Mesajı görünce hatırladım yeniden. Röportajdan cümleler geldi gözümün önüne. Zajo'nun ismini aradım bilgisayarda ve Yangın Duası'yla karşılaştım.

Hiç bilmeden gittiğim bir oyunda bunca darmadağın olacağımı düşünmeden gittim Oda Tiyatrosu'na önceki akşam. Beklemediğim bir sarsılmayla izledim oyunu.
Hala soru işaretleri dolu zihnim.
Hala şaşırıyorum düşündükçe ve içimdeki tedirgin ruh hareketleniyor bir yerlerde.
Teşekkür mü etmek gerek??
Teşekkürler; böyle bir senaryo, o replikler, o sesler, ışıklar, renkler, hayal, tasarım, anlatım, satır araları, farklı bakış açışı, soru işaretleri, Mişka, Zajo ve Bin için. Her şey muhteşemdi!