20 November 2006

veda ... .

dün gece o köprünün üstünden yürürken tam ortada durdum ve aşağıdan akıp giden yola baktım.. her şeyin başladığı o ilk gecede beni ilk öptüğün yerde durdum ve birlikte baktığımız yola baktım..
sonunda gerçekten veda ettim sana.. orada.. hoşçakal dedim uzayıp giden yola doğru.. bizi ayıran yollar olmadı.. senin tercihindi, benim kabullenişim oldu..


Vakit tamam seni terk ediyorum

(veda vakti geldi....)
Bütün alışkanlıklardan öteye
Yorumsuz bir hayatı seçiyorum
(alışkanlıklarıma, sana, paylaştıklarımıza, hayallerime, en önemlisi inandıklarıma veda ediyorum..)
Doymadım inan kanmadım sevgiye.

Korkulu geceleri sayar gibi
(korkulu, yalnız, ürkek gecelerimi saymıyorum artık.. sayılamıyorlar....)
Birdenbire bir yıldız kayar gibi
(birdenbire bir yıldız kaymıyor hayatta.. artık inanmıyorum..)
Ellerim kurtulacak ellerinden
(ellerini sen çektin önce..)
Bir kuru dal ağaçtan kopar gibi.

Aşksa bitti gül ise hiç dermedik
(aşktı.. bitti.. yok saymak elimden gelmiyor..)
Bul kendine kuytularda hadi dal
Seninle bir bütün olabilirdik
(senle her şey olabilirdik.. sen isteseydin... istemedin.. )
Hoşçakal gözümün nuru, hoşçakal
(hoşçakal ağlayan palyaço..)
Hoşçakal canımın içi, hoşçakal.
(hoşçakal mucizem... -sana son "mucizem" deyişim bu... bi daha duymayacaksın.. bir daha dillendirmeyeceğim bunu..)

Vakit tamam seni terk ediyorum
(vakit doldu.. gücüm tükendi.. sabrım sonuna geldi..)
Bu incecik bir veda havasıdır
(bu veda.... hoşçakal!)
Parmak uçlarına değen sıcaklığı
İncinen bir hayatın yarasıdır.
(incindim.. kırıldım.. hepsini yenmeye hazırdım yine de.. dönseydin..... dönmedin..)

Kalacak tüm izlerin hayatımda
(hep varolacak izlerin bende.. silinmeyecek..)
Gözümden bir damla yaş aktığında
Bir yer bulabilsem seni hatırlatmayan
(var mı öyle bir yer??..)
Kan tarlası gelincik şafağında.

Ölümse korktun savaşsa hep kaçtın
(korktun sen.. cesaret gerekiyordu; sorumluluk almak, sevgiye sahip çıkmak. kaçtın..)
Vur kendini korkularda hadi al
Sen bir suydun sen bir ilaçtın
Hoşçakal canımın içi, hoşçakal
Hoşçakal gözümün nuru, hoşçakal
Sen bir suydun sen bir ilaçtın
Hoşçakal iki gözüm, hoşçakal
Hoşçakal canımın içi, hoşça kal ...

19 October 2006

Merak Ediyorum

Dün gece bir otel penceresinden şehre baktım. Rüzgar uğultusunu duydum kulaklarımda, gökte akıp giden kara bulutları, damların üstünden gözüken denizi seyrettim.

Merak ettim! Neresindesin bu şehrin, hangi köşesindesin diye.. Ne yapıyorsun, nasıl yaşıyorsun diye...
Şu anda sarılıp uyuduğun biri var mı mesela yoksa sen de bir pencere önünde oturup şehri mi seyre daldın benim gibi, tek başına, yalnızlığına sarınıp hatıralara mı süzüldün?

Merak ediyorum! Yıllar değiştirdi mi seni, yoksa sen hala hep bildiğim gibi misin, hatırladığım gibi?..

Sorularım yanıt bulmadıkça geçmiş sayfaları çevirip, yeniliklere açılmak mümkün olmayacak. Biliyorum ki sen bir yerlerde hep karşıma dikileceksin fikrinle, hatıramdaki suretinle. Biliyorum ki seni bir kez olsun görmeden çember tamamlanmayacak, döngü devam etmeyecek. Hep bir parçasıyla bağlı kalacak kalbim sana. Hep hatırımda olacaksın, zihnimin ücra da olsa bir köşesinde, derinde bir yerde... Üzeri örtülmüş, gizlenmiş bekleyecek hayalin orada, zamanının gelmesini ve ortaya çıkmayı.
"Güzel şeyler güzel gecelerde başlar" cümlesini hatırlayarak uyuyacağım kimi zaman, kimi zamansa "tatlı rüyalar" dileğinle. O zamanların sabahlarında içimde buruklukla uyanacağım, nedenini bile bilmeden belki de.. O burukluğu neyin dengeleyeceğini, ne olabileceğini düşüneceğim. Bulamayacağım.

Merak ediyorum! Nerdesin? Kiminle birlikte?... Ve aslında senden öte, düşüncen, hislerin nerede? Ben neredeyim -var mıyım hala sende?....

Gerçekten var mıydım peki geçmişinde?..



Merak ediyorum
Ne yapacaksın
Benden sonraki hayatında
O alaycı gözlerin
Eğlenerek bakacak mı başkasına
Aklın bendeyken hala

Merak ediyorum
Rastlayacak mıyız günün birinde
Herhangi bir yerde
O çağlayan ruhun
Sakin tavırlar ardına
Gizlenecek mi yine

Yıllar geçtikçe
Sıradan mı olacaksın
Yoksa yenilmeyip zamana
Sevdiğim gibi mi kalacaksın

Merak ediyorum
(Candan Erçetin)

19 September 2006

dün gece - bu sabah

düne emin olamama duygusuyla başlamıştım.. hep güvendiğim sezgilerimi çözememiştim.. bir karşılaşma istiyordum, umuyordum ama "gerçekten mümkün mü bu?"ya dair bir yanıt bulamıyordum içimde; bir algılama, sezgi, ufacık bir işaret, hissiyat..... hiçbir ipucu yoktu..

heyecanımı da kontrol edemedim bir yerden sonra.. telaşlandım içten içe.. elimden birşey gelemediği için telaşımı yenemedim.. akşam olduğunda merak-heyecan-umut-korku-telaş-özlem hepsi birbirine karışmıştı..

içeri girdiğimiz andan itibaren istem dışı olarak seni aradım etrafta.. gecenin sonuna dek sürdü arayışım.. yoktun! gelmemiştin, o kalabalıkta görememiştim, tanıyamamıştım, denk gelememiştik, vs.. vs.. ihtimallerden öte, sonuca takıldım; yoktun!

gece yağmur sesini dinlerken pencerenin kıyısında, radyoda "bana bir masal anlat baba"yı duydum.. birşeyler koptu bende.. içimde buruklukla kapattım geceyi.. bu sabaha da aynı şekilde uyandım.. içimde kırık dökük bir hissiyatla, hayakkırıklığıyla deniz kıyısı istedim.. denize baksam biraz hafifler diye düşündüm.. olmadı! hafiflemedi!
ben şimdi bilgisayarın başında oturmuş bunları yazarken gözlerimden yaşlar dökülmesine engel olmaya çalışıyorum.. seni düşünüyorum.. senin ne düşündüğünü bilemeden.. ve bir gün bilebilecek miyim'den de emin olamadan....

23 August 2006

alaçatı'da dağıttım karanlığı.. şimdi zamanlama oyunu oynuyorum!



assos!..
hafta başında hiçbir detayı belli olmayan, haftasonunda yapılacak bir tatil planıydı assos.. günlerce zihnimde dönüp dolaşan ve nasıl, kimle, vs sorularını teker teker onlarca kez cevapladığım, cevaplarımdan emin olamayıp bi daha cevapladığım bir plan.. defalarca yeniden yeniden yaptığım, sonra bozup tekrar yaptığım... üç güne sığdırdığım bu onlarca bozma-yapmanın ardından sonunda kesinleştirdim, hayatta yanında dilediğimce rahat olabildiğim insanlardan biriyle gitmeye karar verdik assos'a.. zaten haftasonuna yaklaşmıştık bu arada ve ben cuma akşamı çıkacağım yolculuk için çarşamba akşamı yer ayırttım.. kocamaaann bir sevinçle içimde.... "size ferahlık taşıyan bir fotoğraf karesi canlandırın gözünüzde ve kelimelere dökün" sorusuna verdiğim cevabın çok özlediğim sahilinde geçirilecek sessiz, huzurlu, denizle ve kendimle başbaşa kalacağım, sabahın en erkeninde ve akşam gün kararmaya başladıktan sonra bile denize girebileceğim, dilediğimce kitap okuyup dilediğimce sohbet edebileceğim, istediğimde gece çıkıp dışarı yıldızları seyredeceğim, rüzgarı taa içimde hissedeceğim, anıları hatırlayacağım ve yeni hayaller kuracağım, canlı çalınan gitar sesini rüzgara ve dalga sesine karıştırıp uzaklara dalacağım iki günlük kısacık ama heyecanla beklediğim tatil planıydı çünkü yaptığım..

sonra kırıldı hayalim.. üzüldüm..
cuma akşamı yola çıkacaktık ve cuma sabahı iptal oldu assos'a dair planlarım.. yanımda valizimle ofiste kalakaldım.. suratsız, sinirli, üzgün, kırgın, yenilmiş hissettim kendimi; hayatımı yenileyeceğim, kendimi ve inandıklarımı, hissettiklerimi, düşündüklerimi tartıp, bozup bir puzzle gibi yeniden yapacağım yolculuğa çıkamıyordum çünkü ve bu tam olarak; olduğum gibi, kırılmışlıklarımla yaşamayı sürdürmek anlamına geliyordu..

elimde valizimle dönmek istemedim eve.. haftasonunu evde, odamda geçirmekten ve bir daha bu kararlılığa hiç ulaşamamaktan korktum.. yenilmişliğimi yenmek isteğimi karara dönüştürememekten korktum.. birşeyler bulmalıyım dedim kendime, birşeyler bulmalı ve
dönmemeliyim eve.. her şeyi denedim, herkese sordum akşam tatile gelir misin benimle, diye..
hepsinin, haftasonunun herhangi bir yerine konuşlanmış bir işi vardı..

hayatımın en özel -bendeki anlamı çook yüklü olan- arkadaşlıklarından biridir, "en karanlık
gecelerde bile mutlaka parlayan bir yıldız vardır cümlesini" paylaştığım ve bu yüzden bendeki ismi "yıldızım" olan "haziran meleği".. yine karanlık gecelerimden biri çökmüştü o saatler boyunca hayatıma.. ve aydınlatan yine yıldızım oldu..saat 3'te yıldızımla yaptığım telefon konuşmasıyla izmir'e gitmeye karar verip, akşam 6.10 uçağına yer bulup, 4.30'da ofisten çıkıp o uçağa yetişerek birden izmir'e gitmek üzere istanbul semalarında göğe tırmanırken buluverdim kendimi.. bulutların üzerinden seyrettim şehrimi ve biraz sonra izmir'deydim işte..

havaalanında terminal binasından çıktığımda karşımdaydı yıldızım ve kocamaaann sarıldık 2 yıldan fazladır birbirimizi göremeyişimizin ardından.. arabaya binip eve bile uğramadan çeşme'ye çevirdik yönümüzü ve konuştuk yol boyunca -sanki daha dün görüşmüşüz ve dinlemişiz birbirimizi gibi bir tanıdıklıkla ama yıllardır görüşememişliğimizi de kanıtlayan bir
birikmişlikle...

sevgilisiyle tanıştım alaçatı'ya gider gitmez.. kalınacak koskoca bir ev vardı ama tadilat yüzünden kalacak bir yer düşünmeliydik.. yine hızlı hareketlerle, yıldızımın geçen yazını geçirmiş olduğu kiraz pansiyon'a yerleşip, hemen üstümüzü değiştirip, 'yemeği babylon alaçatı'da mı yesek, akşam konsere kalır mıyız ki?' kararsızlığımızı sonuçlandırmayı bile
beklemeden babylon'un yolunu tuttuk ve sonunda bir nefes alıp etrafıma baktığımda babylon'da, deniz kıyısında, deli gibi esen rüzgara karşı oturduğumuz masaya mezeler ve içkiler geliyordu ve biz akşamki konsere kalmaya karar vermiştik.. lezzetli bir yemek, keyifli bir sohbet eşliğinde sürüp gitti ve saat geceyarısına ilerlerken biz de restoran kısmından ayrılıp sahne tarafına geçtik.. "de-phazz" sahnedeydi biz gittiğimizde ve daha önce hiç dinlememiş olmama rağmen ne büyük bir keyifti o gece tanıştığım.. çok güzel çalıyorlardı ve ben hayranlıkla dinledim her şarkıyı..

bir önceki günün yorgunluğu kendini hissettirdiğinden erkenden uykumuz geldi yıldızımla ve
konser biter bitmez pansiyonumuza döndük.. yataklarımıza uzanıp, uykuya yenilmeden önceki dakikaları anlatarak-dinleyerek geçirdik..

sabaha dinç açtım gözlerimi.. mutlu uyandım.. hızlı hızlı hazırlanıp (bol bol gülüp bu arada), kahve yapmaya ve içmeye mutlaka vakit bulup sonunda odadan çıktık ve doğru sevgilisinin evine gittik.. ordaki hazırlanma faslını da tamamlayıp, çook sevimli bir otelde köy kahvaltısı etmeye gittik.. harika bir kahvaltıydı ama öyle fazlaydı ki herşey yine de bitiremedik.. konuştuk bu arada yine bol bol..
benim özelim olmasa da konuşulanlar, kendime dair aldıklarım oldu söylenenlerden.. ve ilk kez "galiba gerçekten keskin kararlar almak gerekiyor bazen" dedim kendime.. yaşamın keskin virajlarında ilerlerken geride kalanlara takılıp beklemeye almamalı insan kendini, bazen -geri dönüşü olmayacak da olsa (ki zaten geri dönüş beklenmemeli)- net kararlar almalı, yüzünü geçmişten çevirip, önüne bakmalı, ileriye dikmeli gözlerini.. o kahvaltı, uzuun zamandır bu fikre en çok yaklaşışımdı!!..

kahvaltıdan sonra sevgilisini spora bırakıp arabayla çevre turu attık.. yıldızım özel tepesine götürdü beni, denizin rengine dalıp gittik orda.. nereye gittiğimizi bilmeden ara sokaklara girdik sonra ve yeni çıkışlar keşfettik o ara sokaklardan.. sevgilisi aradığında, zamanın nasıl geçtiğini farketmemiş olduğumuzun ayrımına vardık.. dönüp onu aldık, babylon'a gittik..

hamakların yanına serdik havlularımızı ve -deli deli esen rüzgar sayesinde sıcaklığını çok çok az hissettiğim- güneşin altına uzandık.. denize girdik ki muhteşemdi... tüm gün kah konuştuk, kah uyuduk, kitap okuduk, yüzdük, mısır yedik, hamakta sallandık, minderlere attık kendimizi....

akşamın nasıl çabuk geldiğini farkedemedik.. güneş arkadaki dağın ardından kaybolunca toparlandık ve sevgilisini evine bırakıp pansiyonumuza döndük.. odamıza serilip, duş alıp, tabii ki kahve içmeye mutlaka vakit bulup, güzel giyinip, ben yıldızımın terliklerini , o benim küpelerimi alıp çıktık odadan.. sevgilisini de evden alıp, bu kez bütün koya tepeden bakan bir tepedeki salaş balıkçıya gittik.. yıldızımla rakılarımızı içtik.. mezelerimizi,
balıklarımızı yedik.. yine gitsek mi gitmesek mi kararsızlığımızı yenip "oldies but goldies"
partisi için yine babylon'a indik.. ve o bilet sırasını beklerkenki tüm sıkıntımıza rağmen
sevgilisinin ısrarıyla beklemeyi sürdürdük.. sonunda içeri girdik.. gece boyu çok içtik, çok
dansettik, çooooookkk eğlendik.. durup durup sevgilisine, iyi ki ısrar etmişsin, çook güzel
bir gece geçiriyorum ben, deyip durdum.. yedi aydır istanbul'da görüşelim diye bir sürü plan
yapıp, son dakika aksilikleri yüzünden bir türlü görüşemediğimiz arkadaşımla karşılaştık..
inanamadık.. kocaman sarıldık.. dansetmeye, içmeye ve keyfe devam ettik.. saat sabaha
yaklaşıyordu biz ordan ayrıldığımızda ve tek kelimeyle muhteşem bir gece geçirmiştik işte.. gidip yattık ve sabah oldu hemen..

odadaki eşyalarımızı toplayıp, kahveler içip odayı boşalttık öğlene doğru.. bir önceki günkü
harika kahvaltının çok çok daha güzelini yiyeceğimiz bir otele gideceğimizi söylediler ve
gerçekten de haklıydılar.. otel de çok güzeldi, kahvaltı da.. filtre kahveler de :)

ardından yine babylon'a gidip, bu kez şezlonglar bulup yayıldık.. rüzgar yüzüme vurdukça
mutlu olup, bir sürü kere denize girip, deliler gibi yüzüp,
yıldızımla barda kahve ve ardından bira içerek akşamüstü keyfi yapıp, güneşin batışını seyredip, yine anlatma-dinleme halimize bürünüp, gülüp, eğlenip, paylaşıp saati 7.30'a vardırdık.. kimsenin kalmadığı, sakiin denize girip tek başıma yüzdüm istediğimce.. farkına vardım ki çok özlemişim denizin bu, ancak sabahın en erkeninde ve akşama yaklaşan saatlerde bulunabilen sükunet halini..
plajda duş aldım ve evin yolunu tuttuk.. ama hep gittiğimiz yoldan gitmedik bu kez ve beni pervanelere çıkardılar.. altında durup, başımın üstünden kolları 18'er metre olan bir
pervanenin dönüşünü seyrettim..

eve gidip, giyinip, biraz constantine seyredip, sevgilisiyle vedalaşıp ayrıldık evden.. yıldızımla alaçatı'ya gittik.. taş evlerin arasından yürüdük hareketli alaçatı sokaklarında..

bir mobilyacının bahçesindeki dilek ağacına turuncu kurdelamı bağladım, yüreğimdeki inancı-umudu korumam gerekiyor mu, soruma cevap bulmak için.. o kahvaltıdaki keskin kararlar
almak lazım bazen fikrimden sonra zihnimin bir köşesine yerleşen ve sürekli kendini düşündüren o fikre takıldım..
zamanlama oyunu oynamaya karar verdim; çağla'nın marwan için yaptığı gibi.. ama herşeyiyle
'evet işte bu' diyebildiğim bir zaman seçemedim sürenin dolması için..

eski bir "helva ve tatlı evi"nde bugüne kadar yediğim en güzel sakızlı muhallebiyi yedim.. ve ayrıldık alaçatı'dan.. ama yıldızımın sevgilisi telefonunu arabada unuttuğu için direkt izmir'e gitmek yerine telefonu bırakmak için eve döndük.. ama telefonu bırakmak yerine onu da alıp öyle çıktık izmir yoluna..
yıldızımın izmir'deki minicik ve çoookk sevimli evinde rahat ve serin -20 dereceye ayarlı
klimanın altında uyudum- bir gece geçirdim ve sabah 8.10 uçağına yetişebilmem için 6.30'da
uyanıp, 7'de evden çıkıp 7.30 olmadan havaalanına vardık..

iki gün önce kocamaaaann bir sarılışla merhaba dediğim yıldızımdan yine kocamaaaann bir
sarılışla ayrıldım.. ama bu kez içimdeki pus yerini aydınlığa bırakma halindeydi..

uçağın tekerlekleri yerden ayrıldıktan sonra haftasonunu düşündüm, her anı ve ayrıntısıyla... ve o düşünüş hali içinde zamanlama oyunumu sonlandıracağım zamanı buldum.. birlikte geçirilen o son çok güzel günün yıldönümü... oyunumun süresi de, tarihin kendisi de, günün anlamı da, tam 1 yıl öncesinde kalmış olması da,.... herşey o günü gösteriyordu oyunumun sonu için ve işte buldum rahatlığıyla indim şehrime..

şimdi....
içimde huzur, kararsızlığımı yenmişliğin getirdiği kendime güven duygum, içimden taşan neşe,
keyif, görmesem de parladıklarını bildiğim gözlerim -ki çoookk uzun zaman olmuştu bu
parlayışı son hissettiğimden beri- , ruhumdaki tazelenmişlik-yenilenmişlik duygu, ferahlık
hissiyatı taşıyorum ve işte kısacık da olsa karanlığımı dağıttım bu tatille...

şimdi sakince bekliyorum zamanın dolmasını......

07 August 2006

Deniz & Tango


deniz - tango ekseninde keyif yaşadım haftasonunda.
tango ekibiyle düzenlenen bir tekne gezisi...
deniz benim için dünyanın tüm mutlulukları demek zaten; bir de üzerine tango eklenince dün dünyanın en mutlu insanlarından biriydim.

gerilim filmi eşliğinde güzel -hafif sarhoş- bir cumartesi gecesini takiben, güzel, güneşli bir pazar günü...
sabah kahvesi...
geceyi geç kapatmış ve sabaha erken uyanmış olmaktan kaynaklı bir ayılamama hali ve ona eşlik eden, hadi hadi acele edelim şeklindeki tatlı telaş ve saçmalama hali...
beylerbeyi sahilinde kabataş'tan kalkan tekneyi bekleme süresi; etraftaki diğer bekleyenler için tahmin yürütme; acaba o grup da mı tango ekibinden, tanımıyoruz ama olabilir mi ki??.. :)

sonunda tekne!..
kahvaltı ve onu takiben son bir haftasını tango müziklerinde boğularak geçiren arkadaşımın oluşturduğu eğlenceli playlist...
boğaz kıyısınca ilerlerken göğe savrulan kahkahalar...
eskilerden türkçe şarkılara hep birlikte eşlik edip, dans etme, güneşin ve havanın sıcaklığına tahammülü sağlayan rüzgarın keyfini çıkarma...
boğaz'ın, karadeniz'e kavuştuğu noktayı manzara seçip, rumelikavağı ile rumelifeneri arasında istanbul'da değilmişiz izleniminde bir yere demirleyip, sonunda denize kavuşmak...
güçlü akıntıya rağmen inanılmaz keyifli bir deniz molası... sudan çıkmak istememek ve çıkmamak da zaten...
uzuuuuunnn süren deniz keyfinin ardından tekneye çıkıp tango keyfine başlamak...
dalgalarla salınan teknede dengede durmaya çalışmak ve bütün salınıma rağmen karada olabildiğinden daha dengeli durulabilen anlar bile yaşamak, küçücük pistte birbirimize çarpmadan dansetmek dansetmek dansetmek.... durmadan dansetmek.....
teknenin ön kısmına geçip, burası teknenin en güzel yeriymiş diyerek sohbet etmek ve hatta yemek sırasında bile içeriye geçmeyip, tabakları alıp köşemizden ayrılmamak -ayrılamamak...
sonra tekrar deniz..
tekrar tango..
tekrar durmamacasına dans....
bugünü daha henüz planlarken, tekne demirliyken bile dalgalardan dengede durup dansedemezsiniz ki diyen kaptanı yalancı çıkarırcasına, dönüş yolunda bile dansetmeye ara vermemek...
bi saniye geliyorum, diyerek beni pistin ortasında bırakan partnerimin beni orda unutup gidip kenara oturması ve bunun geceye uzayacak eğlencesi....
yakından geçen teknelerdeki ve kıyıdaki insanların dans edenleri görüp, bizi izlemeye başlamaları...
dansın en keyifli noktasında 'beylerbeyi'nde inecekler hazırlansın, hemen yanaşıp kalkacağız' anonsu..
sabahtan beri sadece söylem halinde olan gece milongaya gitsek fikrini, o apar topar tekneden iniş sırasında kesinleştirmek...
hepimizin teknede birşeylerini unutması..
beylerbeyi'nde evi olan arkadaşımızın bize evinde kahve ikram etmesi ve eğlenceye orda devam etmek..
bundan sonraki organizasyonlar için fikir üreterek eve dönüş yoluna çıkmak..
iki saat sonra görüşürüz diyerek ayrılmak ve iki saat sonra gece milongası için buluşmak..
litera'da masa boşalmasını beklerken iki çok aç insan olarak yemek yemeğe gitmek ve tabii ki gözümüzün bir türlü doymaması nedeniyle yiyebileceğimizin iki katı yemek sipariş etmek..
sakarlık hikayelerim eşliğinde geçen eğlenceli bir yemek..
litera'ya geri dönmek ve kaymayan pistte, kaymayan ayakkabılarla tango yapmaya çalışmak...
gecenin ileri bi saatinde hadi çıkalım artık diyerek çıkmak ama geceyi sonlandırmamak; dolmabahçe sahiline gidip, sohbet-kahve-fal üçgeninde geceyi uzatmak...
şen kahkahalar, keyifli bir günün getirdiği huzur, yeni organizasyonları beklemenin verdiği heyecanın birbirine karışıp gözlerimizde gülümseyişler ve pırıltıyla gecenin -sabahın- 5'ine doğru geceyi tamamlamak....

deniz-tango birlikteliğiyle muhteşem bir haftasonu geçirdim -geçirdik...

02 August 2006

denizi duymak

deniz dalgasıyla, derinliğiyle, sesiyle, maviliğiyle, uçsuz bucaksızlığıyla bunca etkiler mi gönlü?.. 

nefessiz kalarak, ayakta durmakta zorlanarak gidilen deniz kıyısından huzurla -en azından sükunetle- ayrılabilmek mümkün mü gerçekten de?..

evet!
ben denizi duydum bugün! 



01 August 2006

"güzel şeyler, güzel gecelerde başlar..." demişti biri bir deniz kıyısında... P.A.

kendime bile itiraf edemediğim -gizliden gizliye inkar ettiğim- birşeydi dün gece öyle bir anda ağzımdan çıkan.. kelimelere dökmenin bu kadar kolay olacağını hiç düşünmemiştim..
evet, derinde bir yerde zaten biliyordum geçmişte bıraktım sandığım şeylerin o kadar da hayatımdan silinmemiş olduğunu ve zaten hep inanmıştım kader denen bi olgunun varlığına... ama böyle bir tesadüfün -"rastlantı dediğin, senin anlayamadığın bir boyutta, bir zaman önce çekilmiş bir niyettir" demişti zaten bir zaman önce birisi- yaşamımda oluşabildiğini görmek.. o çok başka bir duygu karmaşası..

birbirinden çok ayrı hayatlar yaşıyoruz biz, diyerek hayatımdan giden biriyle o kadar yılın ardından, bunca benzer bir yaşam sürüyor olmak, bu kadar yakın durmak.... fazlasıyla zihnimi bulandıran, zaten yaşadığım karmaşanın içine yeni bocalamalar ekleyen, ama kayıtsız kalamadığım -zaten de umursamamayı aklımdan bile geçiremediğim- beklentiler-hayaller-dilekler getiriyor bana..

yeniden karşılaşmanın ihtimali -düşüncesi bile..... ve merak, merak, merak....

15 July 2006

soru işaretleriyle dolu yüreğim

kararsızlık en kötüsü!!
ne istediğinden, hissettiğinin gerçekliğinden emin olamamak en kötüsü!..


sonu olmayan bir bocalama haline saplanıp kalmak..
böyle hissediyorum ama ya kırılmışlıksa bu hissi içime zerkeden, düşüncesinden kurtulamamak..
yüzünü geleceğe dönmek istemek ama geçmişin kalıntılarının seni o gelecekte huzurlu bırakmayacağı ihtimaline yenilmek..
bir karar verip sonra o kararın arkasında duramamaktan, pişmanlık yaşamak ihtimalinden korkmak..
bütün bunların biraraya gelmesiyle kocaman bir kararsızlık-belirsizlik-emin olamamak ve en nihayetinde hayata karşı bir kayıtsızlık haline saplanıp kalmak.. ...

artık "it's not about understanding, it's about "not" giving up"a da tutunamıyorum.. içimde birşeyler gittikçe daha çok kırılıyor çünkü..

ne hissetmeliyim bütün bu yaşadıklarımın ardından??

sarkaç

insan kalbinde bir sarkaç var sanki.. kalp kırıklıklarının ardından farkedilir hale gelen, aslında görünmez bir sarkaç.. gönlü ordan oraya savuran, durulmaya, sükunete, ferahlamaya izin vermeyen bir sarkaç..... beklemek-gitmek , umudunu korumak-umutları yok etmek , huzur-tedirginlik , ferahlık-hüzün arasında salınıp duran, yarattığı çelişkilerle insanı nefes alamaz kılan bir sarkaç.. ruh tedirginliği bir anlamda.. mantığın işlemediği bir diyara özgü bir karmaşa..

07 July 2006

parçalandım.. ve her bir parçamı ayrı yere bıraktım..

insan bazen zaten bildiği birşeyleri farkeder.. tüm acıtıcılığıyla su yüzüne çıkar gördüğü ama görmek istemedikleri..

kişi suyun dibinde kalan şeylerin gerçekten varolmadıklarını varsayar ki o varsayışa da inanır gerçekten.. dilediğini kabul eder, dilediğini görmezden gelir ama o görmezden geldikleri gün gelir dikilir karşısına kocaman bir duvar gibi, etrafını tümüyle saran, kendisine kabulden başka geçit bırakmayan....

kabullenmek!! o en zoru.. onca zaman diliminde karşı durmuşsun kabullenmeye, reddetmişsin, hayır böyle değil, demişsin ve an gelip tüm reddiyelerin geçerliliğini yitirmiş.. biri -gerçekten sözlerine inandığın, düşüncesine, sezgisine güvendiğin, emin olmadığı şeylere yorum yapmayan biri- , bir ekran ardından -belki de en kolayı karşına geçip söylemek değil de ekran karşısında yazmak olabildiği için- "vazgeç!!" demiş sana..

tek sözcükle tüm hayallerin dağılmış, saçılmış ayrı ayrı yerlere.. geleceğe ait güzel bir beklenti kalmamış, hayalkırıklığı cam kırıkları gibi dolup içine kanatmış seni.. derin bir yara açmış -belki de asla kapanmayıp, hep izini bırakacak yaşamında.... ve sen şimdi bir bebek tecrübesizliğiyle o yarayla yaşamayı öğreneceksin.. üstelik aynı bebeğin saflığına sahip olmadığın ve hayatın sızısını, içindeki herşeyin kırık döküklüğünü bildiğin halde, o hayata güvenmeye çalışacaksın, kırılmışlıklarını sandık diplerine saklayıp..

dün gece görmezden geldiklerimle yüzleşme günümdü!..
bugün yine reddetmeye çalışır mıyım sorusuna yanıt bulma günüm!!.. .

yarın....
o kocaman bir soru işareti zihnimde, gönlümde; cevapsız.......


********

şimdi.. Candan Erçetin sesinin hissettiklerimi anlatması zamanım!!


Önce savruldum yok oldum

Sonra dinlendim duruldum
Ve her giden parçam
Yerine yenisini doğurdum

Daha güçlü daha sakin
Daha mutlu daha suskun
Daha olgun daha kırgın
Daha yalnız daha yorgun



Parçalandım
Ve her bir parçamı ayrı yere bıraktım
................

03 July 2006

Azul Génova


görür görmez "işte beni anlatıyor" diyerek vurulduğum, beni büyüleyen, düşünceme-ruhuma-kalbime işleyen bir resim bu.. Azul Génova!..

dolunay... deniz feneri... dalgalı, fırtınalı deniz... puslu, gri gökyüzü... kalyon... kırmızı upuzun saçları olan, gözleri hüzne bürünmüş, uzaklara dalıp gitmiş, beyazlar içinde bir kız...
......
hepsi öylesine birbirini tamamlıyor ve öylesine büyük bir açıklıkla beni ve hissettiklerimi ifade ediyor ki!.. sıradan, alelade, anlamsızca bir tesadüf olamaz bu, diyor insan ister istemez.. kocaman -asıl resmini ancak tahmin edebileceğim, hatta ve hatta sadece sezebileceğim- bir puzzle'ın küçük, binlerce parçasından biri olmalı, bu tesadüf dediğim..

ve bu resimle karşılaşma zamanım.... içinden çıkamadığım bir 'düşünmek-düşündükçe çözememek-çözümsüzlüğe saplanmak' halimi bastırmak için bir puzzle ararken gördüm... gördüm ve bakakaldım.. başka hiçbir şey düşünemeden, hiçbir şeyi umursamadan.... bir kitapçıda, raftaki puzzle'ların arasında karşılaştığım kendimdim ve o an dünyayı durdurdum zihnimde..

15 June 2006

huzur mu hüzün mü?...

"size huzur getiren bir fotoğraf karesi getirin gözünüzün önüne" dedi bir arkadaşım..
gözümün önünde aynı mekanda, birlikteliği mümkün olamayacak zaman dilimleri ve detaylara ait görüntüler canlandı..
gece karanlığı..
dolunay..
yıldız kayması..
sabahın erken saatleri..
şarap..
güneş..
kitap..
yazı yazmak..
mum..
sahil..

birleştirmek yerine iki ayrı fotoğrafa baktım zihnimde..

assos'a benzeyen -küçük taş binalar, binaların hemen ardından başlayan dağlar, denize iskelelerin kurulmuş olduğu bir kıyı- bir sahilde.. taş binaların hepsi değilse de biri mutlaka otel; orda kalıyorum..


ilk fotoğrafım sabahın erken saatlerine ait.. güneş henüz doğmuş; daha dağların ardından yükselip yüzünü göstermemiş ama ışıkları göğe vuruyor... sahildeki iskelelerden birindeyim.. birkaç şezlong ve kocaman minderler var etrafta.. minderler rengarenk; turuncu, mor, pembe, yeşil, mavi, sarı.. ama en çok turuncu!.. :) ben şezlonglardan birine serdiğim turuncu havlumun üzerine uzanmışım.. önümde uzanan denizi seyrediyorum.. usul usul bir dalga var suda, sesi ruhumu dinlendiren.... başka da hiçbir ses yok etrafta.. uzaklara bakıyorum..
etrafta kimse yok; sakin, sessiz sabahta, benimle birlikte denizi selamlayan deniz fenerinden başka... arada bir elimdeki kitaba kayıyor gözlerim, birkaç cümle okuyorum; Kıyılara Kaçan Kadınlar'dan...

ikinci fotoğraf yine aynı sahile ait.. bu kez gece.. etraf tamamen karanlık.. gökte dolunay var, ışıltısı deniz yüzeyinde... bir de, "küçük ışıklar çok uzaktan da görünür" diye bir şarkıyı hatırlatırcasına yıldızlar... otelde, odamın balkonunda oturuyorum.. hafif bir rüzgar esiyor, balkon kapısındaki tülü dansettiriyor gecede.. başımı balkonun duvarına dayamış, bembeyaz ışığıyla karanlıklarda yol açan deniz fenerini seyrediyorum.. arada bir göğe dönüyor gözlerim.. bir yıldız kayıyor.. bi dilek geçiyor yüreğimin derininden.. artık eskisi kadar emin olmasam da yürekten dilenenlerin bir gün mutlaka gerçek olacağına, içimi ısıtıyor dileğimi düşünmek.. masada iki defter var; turuncu ve yeşil.. turuncu defterin sonuna gelmişim çoktan ama yanımda olsun istiyorum hep.. yeşil defter açık, arada bir birkaç cümle yazıyorum.. cam kasenin içindeki suda yüzen mumlarımın ışığı gölgelendiriyor defterin sayfasını.. gölgelerin arasında kelimeler gizleniyor..

RÜYA MIYDI?..

Karanlık… Sokaktaki tek ışık, pencerenin kenarındaki mumun alevi… Çok az ses var, bu saatte herkes uyuyor muhtemelen. Yaprakların hışırtısı duyuluyor hafiften. Arka sokaktan geçen adamın ayak sesleri bir de…. Bulutlara bakıyorum. Koyu gökyüzünde gri birer sis tabakası gibi gözüküyorlar.

Keşke burda yalnız olmasaydım!.. Keşke bu gecenin güzelliğini paylaşacak biri olsaydı yanımda.. Dolunay zamanı gelse bir an önce.. Dolunayı izlemek istiyorum! Dolunaya bakıp dilek tutmak…. Gece sahilde oturup, dolunayın denize düşen görüntüsünü izlemek…. Kumlara uzanıp yıldızları saymak…. Sayamadıklarımın kayması…. Onları yakalayıp dilek tutmak…. Gecenin sessizliğini biriyle paylaşmak…. Onunla birbirimizin gözlerine bakıp, aynı şeyi düşünmek…. Dalga seslerinin geceyi bölmesi…. Dolunayın batışını izlemek…. Yakamozlara uzanmak…. Gecenin içinde denize girmek…. Sonra yine kumlara uzanmak…. Yıldızlarla bezenmiş yorganı üstümüze çekip uykuya dalmak…. Rüyalarımızı paylaşmak…. Gün doğumunda uyanmak…. Günün ilk ışıklarını birlikte selamlamak…. Günün her anında el ele, yan yana olmak…. Onu sevmek….. Onun beni sevmesi….. Gözlerine baktığımda o pırıltının içinde kendimi görmek…. Bana olan aşkını hissetmek…. Benim gözlerimden onun yansıması…. Yüreklerimizin birlikte atması….. Her an onu yanımda hissetmem…. Tüm papatyaların arasından onu seçmem…. Her gün yeni bir farklılık katmak “biz”e…. Her gün yeni bir heyecanı paylaşmak…. Güneşin yaydığı mutluluğu yaşamak birlikte….


….


Kapının çalınışıyla irkildi genç kadın. Hayalleri dağılıverdi.. Söylene söylene kalktı uzaklara bakan penceresinin önünden.
Ne zamandır bu hayalin içindeydi acaba?..
Bilmiyordu kadın..
Kapıyı açtığında kimseyi bulamadı karşısında. Tam kapıyı kapatacakken yerdeki zarfı gördü. Eğilip zarfı aldı, açtı..

Birkaç kuru papatya vardı içinde.. Bir de mavi bir kağıda yazılmış bir cümle….

“Rüyanı paylaşmak istiyorum!…”


27 haziran 2001

10 May 2006

The Thousand Faces Of The Time...

birşey beklemek ne zor.. durağanlığın içinde, öylece durup birşeyler olmasını beklemek.... sadece bir işaret, bir minicik ışık yanması karanlığa... yön gösterecek biri, bir hareket, bir yazı, bir kelime... herhangi bir zamanda karşımıza çıkıp da herhangi birşey olarak algıladığımız herhangi birşey, beklemek fiiliyle bir araya gelince büyük bir anlam ifade etmeye başlıyor.. ve o herhangi birşeyi beklemek -bekleyebilmek- yoruyor insanı.. ağırlık yüklüyor yüreğe.. bir yandan da çok şeyi eksiltiyor yürekten, boşluğa itiyor hayatı...

boşluk ki daha zor.. dengesiz, anlamsız bir sarkaç.. iki uç arasında gidip gelen ama aynı anda iki ucu da ifade edebilen.. hem sükunet hem çalkantı, hem huzur hem üzüntü, hem heyecan hem sıradanlık, hem beklemek hem beklememek, .. ; hepsi bir arada, birbirinden ayrılmaz halde.. koca bir kararsızlık, kendinden emin olamama, ne istediğini bilememe -bildiklerinin de birbiriyle çelişmesi- hali..
...
beklemek ne zor birşey.. zamanın akmasını beklemek -üstelik sana ne getireceğini de bilemeden....

18 April 2006

yüz yüze

sizce de birşeyler yanlış gitmiyor mu bu dünyada?.. insanlar isteyerek ya da istemeden kaçınmıyorlar mı içlerinde yaşananları göstermekten?.... korkmuyorlar mı maskelerini çıkarmaktan, hissettiklerini ifade etmekten?.. sıkılmıyorlar mı perdeler ardında yaşamaktan?..
bu kadar zor mu gerçekten, sahici olabilmek, sahiden kendin olabilmek?..
kendime de soruyorum, başkalarına da.. "gerçek miyiz?.."
herkes aynı şekilde cevaplıyor.. "ben gerçeğim"
peki niye herkes maskeler ardına gizli?.. gerçek olmak -olduğunu söylemek- de bir maske olmuş sanki.. tüm yüzlerin üstüne bir yüz daha.....

üstelik sadece başkalarına karşı bir gizlenme hali değil bu.. giderek kendimizden de gizlenen insanlar oluyoruz.. üzülmeyelim, kırgınlıklar yaşamayalım diye, içimizden geçenleri, hissettiklerimizi inkar ediyoruz, yok sayıyoruz..


...


yüz yüzeyim artık kendimle ben
aynı takımda değiliz sevgilim
ben uyamam bundan böyle sana
SAHİCİ DUYGULARIN peşindeyim
kalbim bedenimden de büyük
desen de olmaz HİSSETMELİSİN
herkes bu nedenle tanıdık
GERÇEK YÜZÜNÜ GÖSTERMELİSİN
kimse kalkamaz bunun altından
bu dünya böyle diyebilirsin
ya ileriye gidersin, ya yerinde sayarsın
ya yarına yetişebilirsin
KAYBETME ÜMİDİNİ KORUMAYA AL
ya ölmeli ya kalmalı, DENEMELİSİN
(sertab erener)

09 April 2006

başlangıç

uzun zamana yayılı bir yazma isteğinden kaynaklı bir şey bu.. nedensiz, niçinsiz, sadece öylesine, sadece istediğim için, istediğim gibi yazmak.....


bu ilk yazı... ilk paylaşım... ilk adım... her uzun yolculuk, o "ilk adım"la başlamaz mı zaten?..