1 Şubat 2016
PET-CT için son iki gün. Sonra hastaneye yatıracağız seni, anne.
1 Şubat 2016 gecesi
Acildeydik yine. Yedikule'de. Dayım getirdi, ambulans istemedi annem. Yedikule'ye gitmek istiyor diye..
Oksijen verdiler, röntgen çekildi. Kan tahlilleri tabii.
Sıvı çekemeyiz dediler, çekilebilecek kadar sıvı birikmesi gözükmüyormuş. Sol akciğer kapalı ama sıvı değil.. Tümör!
2 Şubat 2016
Bugün annemlerde kalacağım, sabah 5:30'da kalkacağız, 6:30'da çıkacağız hastaneye gitmek için. Geceden içmesi gereken kontrast madde karıştırılacak su var. Onu içecek..
2 Şubat 2016 gecesi
Yine acil!
Bu kez Esenyurt'ta ve bu kez ambulansla.
22:30 gibiydi eve gidebildiğimde. Beni bekliyorlarmış zaten. "Ben çok kötüyüm Pınar" dedi, "hastaneye götürün beni". Gündüz düşmüş, tuvalete gitmek için kalktığında nefesi tıkanmış, yemek de yemediği için halsizlik de var, düşmüş başını çarpmış.
Annemi giydirdim, taksi çağırdık. Annemi yerinden kaldırdık, üç adım attı, dördüncü adımda yığıldı kollarımın arasında. "Ben ölüyorum galiba Pınar" dedi. Dünya yıkıldı o an üstüme! Hayır dedim, öyle söyleme dedim. Ama ben bile inanmadım galiba söylediğime.
Bir sandalye hemen, oturttuk. Su verdik, elini yüzünü sildik. Taksiyi aradık iptal ettik. Ambulans çağırdık.
Ambulans geldi, Esenyurt Devlet Hastanesi'ymiş en yakındaki hastane, oraya gittik.
Ambulansta tansiyonu 20/16'ydı. Oksijen verdiler, kan tahlili yaptılar. Oksijenle birlikte birkaç ilaç eklediler solunumu için. Serum taktılar. Dil altı hapı verdiler.
Tansiyonunu düşürüp, nefes almasını biraz rahatlatınca eve gönderdiler. 03:30'du eve geldiğimizde.
Kontrast maddeli ilacının eklendiği suyu içirdik. Biraz uyumaya çalıştı; koltukta.. Yatar vaziyette uyuyamıyordu ne zamandır. Koltukta biraz dikey şekilde uyuyabiliyordu ancak.. O da çok kısa süreyle..
3 Şubat 2016
Uyuyamadım tabii!
Sabah 5:30'da kalktık. Kontrast maddeli sudan biraz daha içti.
Giydirdim, taksi çağırdık. Taksiye indirmek çok zordu, ayakta duramıyor, nefes alamıyordu annem. Yanımda, dibimde.. Ben hiç birşey yapamadım malesef. Sadece iyisin dedim, sakinleştirmeye çalıştım. O kadar..
Gittik Çapa'ya. Bekleme salonunda biraz fazla bekletildik. Girişteki görevliyle tartıştım. Sinirlerimin bozukluğundan kendimi tutamadım. Ağlamaya başladım. Malesef annemin önünde..
Annemi içeri almalarından sonra babamla konuştuk, hastaneye yatıralım bugün direkt diye. Neresi olur diye düşündük.
PET-CT çekildi.
Çapa'dan çıktık. Taksiye bindik. Millet Caddesi'nden çıkıp, Davutpaşa'ya döndük, Koç Üniversitesi Hastanesi'ne gittik. Acile..
- O taksiden indirip hastaneye girdiğimiz kısacık 10 mt'de aldığı hava, açıkhavada attığı son adımlarmış. O anın ne kıymetli olduğunu bilemedik tabii o zamanda.-
Hemen içeri aldılar; kan tahlili, ekokardiyografi çekildi, akciğer röntgeni çekildi, şekerine, nabzına, tansiyonuna bakıldı. Tabii ki oksijen bağlandı.
Acil doktorlarından sonra göğüs hastalıkları uzmanları geldi. Yatırma kararı verdiler.
Oda numarası 5107.
Öğleden sonra toplantım vardı, çıkmak zorunda kaldım. Babamı bıraktım yanında. Çıktım.
Sonra geldim. Pijama istemişti benden, onu da aldım geldim. Hastane önlüğüyle rahat olduğunu söyleyince pijamayı giydirmedik. Sonra giyer dedik, biraz ayaklanınca.
-O pijamayı hiç giyemedi :( -
Gece ben kaldım hastanede. İlk gece.. İlk "fiziksel yorgunluğumu hissetmediğim" uykusuzluk..
5 Şubat 2016
Dünyanın en kötü şeyi senin başına gelmiş gibi hissetmek böyle birşeymiş!
PET-CT sonuçlarını aldım bugün. Raporu dosyasına koymak için alırlar diye raporun fotokopisini çektirdim, cd'sini kopyalattırdım. Sonra o kapısında Onkoloji Enstitüsü yazan kapıdan içeri girdim. Bekledim. Doktorla konuştum.
Baktı, sadece "kemoterapi" dedi.
"Cerrahi müdahale?" dedim, "mümkün değil" dedi.
"Hastaneye yatırdık" dedim, "çıkınca gelirsiniz" dedi.
-Çıkamadı annem o hastaneden hiç-
Dışarı çıktım, hastanenin bahçesinde yürüdüm. Bir yere oturdum. PET-CT raporunu okudum. Doktor değildim belki ama anlıyordum ne yazdığını. Sol akciğerde çok büyük. Sağ akciğerde biraz sıçrama. Kemik ve iskelet sisteminde. Ciltte. (beyin pet-ct'ye dahil edilmemiş olduğu için orada olup olmadığını bilemedik tabii, ama akciğer kanserinin ilk sıçradığı yer ve kemik-iskelet sistemi deyince akla omurilik geldiği için neredeyse emin olarak düşündüm; beyinde.)
Kendi kendime;
"Dünyanın en kötü şeyi senin başına gelmiş gibi hissetmek böyle birşeymiş!" deyiverdim. Yüksek sesle, nerede olduğumun farkına varmadan. Çünkü dünyanın en kötü şeyi benim başıma gelmişti, gerçekten. Bir an, bir saniyecik zamanda her şey kayboldu; ben vardım, annem vardı. Ve o artık yoktu.
5 Şubat 2016 gecesi
Dışarda olmam gerekiyordu gece. Dışarda olmam, nefes alabilmem, ağlayabilmem, dağılabilmem gerekti.. ki annemin yanındayken olmasın bunlar..
Hissedebilmem lazımdı, canımın acıması, içimin burkulması, üstüme birşey düşmesi, idrak etmem gerekti..
Çıktım ben de. Babam kaldı hastanede, ben çıktım.
Dart atınca biraz iyi gelir gibi geliyordu, gelmedi.
Gece, ortalık sakinken dışarda yürüyünce biraz iyi gelir gibi geliyordu, gelmedi.
Beryl'in doğumgünü, oraya uğrarsak, biraz iyi gelir gibi geliyordu, gelmedi.
Bir tek şey "doğru" geldi (iyi değil, doğru).. Beryl'e giderken Çinili'ye uğrayıp, annemin durumunu annemi tanıyan birine anlatmak.. Bir tek bu, başka her şeyin üstüme geldiği, ağırlığıyla beni ezdiği zamanlar içinde, bir parçacık hafifletti içimdeki ağırlığı.
6 Şubat 2016
Hastanede otururken birden farkettim ki biz kimseye haber vermedik. Bir tek dayım.. Başka kimse bilmiyor.
Kısa yoldan haber verdik herkese, aynı anda.. facebook'ta kapalı aile grubuna yazdık, herkes öğrendi.
Akşamüzeriydi. O an her şey değişti, telefonlarım sürekli çalmaya, sürekli her şeyi baştan anlatmaya başladığım gündü işte.
7 Şubat 2016
Anneme yemek yedirmeye başladım bugün.
Kendisi yerken yorulduğu için, yemiyordu, yiyemiyorum deyip bırakıyordu. Ben yedirmeye başladım.
Annem hep her işini kendisi yapan, mutfaktan bir bardak suyu bile başkasından istemeyen, asla başkasını kendisi için yormayan bir kadındı. Ve bu durumda olmak, yatağa bağlı, tuvalete bile kendi başına gidemeyen, yemeğini kendisi yiyemeyen biri haline gelmiş olmak onu hepsinden çok acıtıyordu galiba. Gözlerinden anlayabiliyordum.
8 Şubat 2016
Ses tellerinden birini işlevini kaybetti, artık konuşamıyor. Konuşmaya çalışıyor, biz de dudak okumaya çalışıyoruz ama sesi çıkmıyor, ya da en iyi durumda çok az çıkıyor.
Telefonunu ben aldım, artık bende duruyor telefonu. Ben konuşuyorum arayanlarla.
Ömer turneye gitti bugün. Ben yalnızım, iyice yalnızım artık.
9 Şubat 2016
Bronkoskopi yapmamız gerek dediler. Riskleri varmış; komplikasyon olabilir ve hatta hastayı kaybedebiliriz dediler. Ama yapmak zorundalarmış. Yapmazlar ve sol akciğerinde biraz alan açamazlarsa zaten kemoterapiye başlayamazlarmış. O da zaten çok uzun olmayan bir zaman içinde hastayı kaybetmek anlamına geliyormuş.
İzin verdik. Ama istedim ki ertesi gün yapılsın o bronkoskopi.
Ben işlem sırasında hastanede olayım. Birşey ters giderse orada bulunayım, yanında olayım. Hem de birşeyin ters gitme ihtimalinden önce anneannem görsün.
Tamam dediler, annesini hemen getirin, bu sabah iyi gözüküyor hemen gösterin.
Getirdik. Anneannem geldi, karşısına oturttuk. Zatürre dedik.
İnanmadı bence ama inanmış gibi yaptı.
Çok kalmasına izin vermedik. Kalamazdı da zaten. Hem annem hem anneannem açısından, ikisi de birbirine üzüntüsünü farkettirmemek için kıvrandı karşımda nerdeyse. Ve ben hayatımda gülmek için kendimi daha çok zorladığım bir zaman hiç hatırlamıyorum!
Bugün her şey çok zordu. Hastaneye noter getirip, annemin hesaplarına erişim için bana vekalet verdirdik bir de. Sanki ona kesin birşey olacakmış da biz para hesabı yapıyormuşuz gibi geldi. Öyle olmadığını mantıklı düşününce biliyordum tabii ama mantıklı düşünmesi de mümkün değil ki her an.
9 Şubat 2016 gecesi
Annemi kaybetme ihtimali olan bir operasyona izin verdim ben bugün. Ve bunun ağırlığıyla uyuyamadan yarını bekliyorum.
10 Şubat 2016
Bronkoskopi günüydü bugün.
Annemi odadan çıkarıp, ameliyathaneye götürdüler. Kapısına kadar ben de gittim yanında.
Orada, o ameliyathane kapısında elini bıraktım, içimdeki kocaman endişeyi umuda çevirmek için kendimi zorlayarak yukarı çıktım yeniden. Odaya girince, orada olmayan yatağın boşluğu, içimdeki boşluğu büyüttü.
Dayım geldi, yengem geldi. O boş odada öylece oturduk. Alptekin abi geldi, annemin arkadaşı. Bronkoskopiyi bilmeden, annemi görmeye gelmişti aslında. Olamadı.
Bekledik. Konuşamadan.. Sustuk, durduk.
Saat 11:00'de kapı açıldı, Sinem Hanım geldi, doktoru. "Operasyon iyi geçti, sol akciğerde birikmiş sekresyon varmış, onu temizledik, şimdi daha rahatlayacak ve belki de eve çıkarabileceğiz kısa bir süre içinde" dedi.
İçimdeki umut, endişeyi yendi!
11 Şubat 2016
Onkoloji doktoru Fatih Bey, daha önce Yedikule'de yapılan biyopsinin örneklerinde iki madde arattırmamızı istemişti. Dün bronkoskopi yapıldıktan sonra Yedikule'ye gidip, Yedikule bu işlemi kendisinin yapamayacağını söyleyince, tutanakla biyopsi örneklerini almıştım. Onları hastaneye teslim ettim.
13 Şubat 2016
Haftasonu.
Gündüzünde ofise gidemediğim günler daha zor geçiyor. Orada, yanında kalmak çok önemli
-ve şimdi bugünden bakınca herşeyden çok kıymetliymiş o anlar-
ama yanındayken kendini ayakta, güçlü ve umutlu tutmayı başarmak da bir o kadar zor.
Bu haftasonu daha zor.
Bu sabah Sinem Hanım dedi ki, Çarşamba günü bronkoskopide açtıkları alan yeniden kapanmış. Dünkü akciğer filminde farketmişler. Bronkoskopi 3-4 günde bir tekrarlayabilecekleri bir işlem olmadığı için de oranın açılmayacağını kabul ederek duruma bakmaları gerekiyormuş.
Bu konuşmadan sonra yanına girmem gerektiği için tuvalete gidip makyaj yaptım. Ağladığımı görmesin annem diye.
Gece dışarı çıktım. Beryl'le başladık akşama, rakı içtik.
Bugün KMO genel kurul yemeği vardı, gördüm Benusen'de.. Beryl'le önünden geçtik. İçeri girelim diye düşündüm, hemen vazgeçtim. Orada herkese annemi anlatmak çok zor geldi. Yapamadım.
Beryl'e söyledim, Fırat'a söyledim. Dağılacağım bu akşam beni toplarsınız dedim.
Topladılar.
En çok Soner topladı. Kadife Sokak'tan aşağı yürürken içimde birşey boşaldı bir anda, hıçkırarak ağlamaya başladım. Normal benim hiç yapmayacağım bir yerde ve zamanda; sokak ortasında ve nerdeyse hiç tanımadığım birinin yanında!
14 Şubat 2016
Odanın seçim günü.
Annem telefonla onu takip ettirdi, kim seçildi, ne oldu diye.
Kanser olan, kanser olduğunu bilen, içten içe çözümsüz bir yolda yürüdüğünün farkında olan, yataktan kalkamayan, yemek yiyemeyen bir kadın, annem, yattığı yerden hayatında hep varolan, hep bir parçası olduğu odanın seçimini merak ediyordu ve hayatında o an en önemli şey oydu belki de.
Dedi ki Haşmet abi, gelecek Cumartesi hep beraber geleceğiz. Tamam dedim, anneme söyledim. Mutlu oldu. Çok mutlu oldu.